Yaşamak Geçer

“Bakarsınız yaşamak bir gün bırakıverir Sizi benim yollara. Bir zamanlar kayıtsız önünden geçtiğiniz Eski kapı Çıkar sisler içinden karşınıza açık. Sahi İçerde Sizin de Hayatınız vardı.” “Yirmi üç yaşına kadar hiç öfkelenmedim. Belki inandırıcı gelmiyor bu sana ama gerçekten böyle. O, “çok uysal” dedikleri kişilerden biriydim. Aslına bakarsan bunun hiçbir yararını görmedim. Sesimi çıkarmadığım için korkak diye anıldım hep. Korkak değildim, sadece insanlarla fazla muhatap olmamak için öfkeye yer vermiyordum hayatımda.”

Genç adam burada biraz duraksadı. İçinde bulunduğu odaya, yatağın yanındaki komodinin üzerindeki bıçağa ve onu tuhaf gözlerle izleyen kadına baktı. Burada ne yapıyordu? Saatler önce yaşadıklarını yok sayıp bu kadınla birlikte ara sokaklardan birinde ilk denk geldiği pansiyonlardan birine atmıştı kendini. Ürperten bir soğukkanlılık vardı üzerinde. “Ne anlatıyorsun sen bir saattir? Yatakta oturalım diye mi getirdin beni buraya? Bir halt yemeyeceksen bile paramı ver bari.”

Kadının sözlerinden sonra ayağa kalktı ve komodinin üzerindeki bıçağı alıp ceketinin iç cebine koydu. Cüzdanından çıkardığı bir miktar parayı da kadına uzattıktan sonra hiçbir şey söylemeden pansiyondan çıkıp gecenin karanlığına karıştı.

Ankara'nın kesen soğuğunda, Ulus'tan Kızılay’a kadar yürüdü. Elleri kabanının cebinde yumruk olmuş, bütün yaşadıklarının öcünü almak istercesine sertleşmişti. Sıkı sıkıya kapattığı çenesi soğuktan değil, duyduğu öfkeden titriyordu. İki gün önce gördüğü ceset gözlerinin önünden gitmiyordu bir türlü. Annesini mutfak kapısının önünde, kanlar içinde yerde görmüştü.

-Kardeşim kusura bakma ama çok boktan başlamışsın hikâyeye. -Niye be? - Sen hiç hayatında, 23 yaşına kadar öfkelenmeden durabilen bir insana rastladın mı? -Hayır ama rastlamayacağım anlamına gelmez. -Romantik misin ulan sen? -Ya Vedat bir git işine! İki satır şey yazdık, kursağımızda bıraktın helâl olsun valla.

İnsanın kendini en çaresiz hissettiği anlardan biri de buydu belki. Yaptığı her eyleme çevresinin taş koyması... Vedat’a bozuldum. Söylediklerinden dolayı değil, fazla gerçekçiydi ve bu benim hoşuma gitmiyordu. Tamam, gözümü kapatıp yaşamazdım ben de fakat bir şeyler paylaşabildiğim tek kişi oydu ve böyle bodoslama konuşmasındansa daha ılımlı olmasını isterdim, en azından bana karşı.

Vedat’la aynı üniversitenin aynı bölümündeydik. O benim bir sınıf üstümdü yalnızca. Ankara’da tutunmama yardımcı olan yegâne kişiydi. Bu şehre adımımı ilk attığımda bütün her şeyin üzerime yıkılacağını ve kocaman bir enkazın altında kalacağımı sanmıştım. Evden bir daha geri dönmemek üzere çıkmış, her şeyi tek başına halledebileceğini düşünen yirmi yaşında bir gençtim. Ümidimi kaybedip, tükendiğim bir anda Vedat’la tanıştım. Her ne kadar yıllardır benim ak dediğime o kara diyorsa bile, benim için yaptıklarını göz ardı edersem büyük vefasızlık etmiş olurdum. Böyle düşündüğümü bilse yine çıkışmadan duramazdı.

Birkaç saat sonra Vedat gitti. O gidene kadar yazdığım şey üzerine bir daha konuşmadık. Zaten sonrasında da gecenin kör karanlığı yırtılana kadar balkonda sigara içip caddeyi izlemekten başka bir şey yapmadım. Hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlamışken içeriye geçtim. Aklımda biraz uyuyup okula öyle gitmek vardı. Aklımdakini bozansa çalan telefon oldu. Annem arıyordu. Telefonun ekranına uzun uzun baktım, ta ki çağrı sonlanana kadar. Tekrar çalmaya başladığında sanki bana ait olmayan bir el telefonu açtı. Annem telefonun diğer ucunda önce derin bir nefes aldı. O konuşmadan konuşmak istemedim. Öyle ki, yıllarca sadece sussa ve nefes alıp verse yine de cevap vermezdim galiba. Biraz sonra annem ağlamaklı bir sesle “Baban öldü oğlum” dedi. Gözümü diktiğim halıdaki desenler birbirine girmeye başladı sanki. Ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Yalnızca vücudumu basan şiddetli bir titreme ve ayak parmaklarımdan saçıma kadar alev içinde yandığımı biliyorum. Neydi bu? Üzüntü krizi mi, öfke patlaması mı?

Saatler sonra eve yakın bir hastanenin acilindeydim. Kullanmayı bıraktığım ilaçlar ve aldığım haberin verdiği adı bilinmez duygu sonucu vücudum haklı bir reaksiyon vermişti. Hastane çıkışı Vedat’ı aradım. Yakın bir arkadaşının arabasıyla beni almaya geldi ve hiçbir şey sormadan yola koyuldu. Eskişehir tabelasını görene kadar ne hissettiğimi bilmiyordum. Artık Ankara sınırlarında değildim. Babamın, “Buraya adımını atarsan bile benim kapımı çalma” dediği yere gelmiştim. Ona o zaman, “Ölsen bile mi baba?” diyememiştim.

İlçeye girdiğimizde Vedat’a dümdüz komutlarla yolu tarif ettim. Arabanın evin önünde durması, birlikte içeriye girmemiz, annemin beni görünce baygınlık geçirmesi... Hepsi sanki bir sinema perdesinde dönüyordu ve ben bütün bunları kırmızı, kadife bir koltukta oturmuş izliyordum. İnsanlarla konuşmak gibi bir isteğim yoktu. Etrafta ağlayan birkaç akraba, gelen misafirlere bir şeyler ikram eden kadınlar ve ölümün ne demek olduğunu bilmeden oyun oynayan çocuklar vardı.

İnsan geçmişinden kaçamıyor. Her ne kadar adı “geçmiş” bile olsa, hayatının içinde bir köşede her zaman bekliyor ve kişiyi alaşağı edecek zamanı bekliyor. Kız kardeşimin ani ölümü evde her şeyi tepetaklak etmişti. Artık kimsenin kimseye tahammülü yoktu. Evdeki boğucu yaşam beni farklı bir ilde üniversite okumaya itmişti. Başka bir hayat seçmiş olmam babamı çileden çıkarmaya yetmişti tabii. Üç yıldır da ne eve ne de bu şehre adım atmıyordum.

Birkaç gün içinde herkes gitmiş, annem ve ben yalnız kalmıştık. Benim evdeki varlığım da çok uzun sürmedi, annemi orada bırakıp Ankara’ya geri döndüm.

Hani insan bazen bir duyguyu yaşar ama o duyguya bir tarif bulamaz, onu anlatacak kelimesi yoktur. Çok sonra, belki aylar, belki de yıllar sonra hiç hesap etmediği bir zamanda üşüşür aklına ve o duygunun tarifini bulur. Cenaze günü hissettiğim duygunun tarifini babamın ölümünden beş yıl sonra buldum. Yetim kalmış olmanın utancını yaşıyordum o gün. Ama o yetimlik daha babam ölmeden yapışmıştı üzerime. Sanki babamın değil de kardeşimin gidişiyle yetim kalmıştım. Galiba dünya üzerinde kardeşinin ölümüyle yetim kalan tek kişi bendim ve bunun utancıyla ömür boyu yaşamaya mecburdum. Hatta belki de babamın dediği gibi, Melek’in intihar sebebi bendim.

İlayda KALKAN

4 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör