Soraya'yı Taşlamak


“Burada kadın sesini duymak herkese nasip olmaz. Sesimi alıp, buralardan götürmeni istiyorum.”


Dünyanın birçok yerinde, milyonlarca kadının yaşamak adına verdiği mücadeleyi görmek istemeyen gözler için ortaya seren film, Soraya’yı Taşlamak…


Film, İran asıllı Fransız yazar Freidoune Sahebjam’ın 1994 yılında yayımlanan aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmış gerçek bir yaşam öyküsüdür. Soraya, 1951 yılında İran’ın Kerman şehrine bağlı Kuhpayeh kasabasında dünyaya gelir. 13 yaşındayken birkaç inek, küçük bir arsa, birkaç halı karşılığında 20 yaşındaki Ali ile evlendirilir ve uzun yıllar Ali tarafından hem fiziksel hem de cinsel şiddete maruz kalır. Soraya, otuzlu yaşlarına geldiğinde eşi Ali daha genç (14 yaşında) biriyle evlenebilmek için ondan boşanmak ister. Soraya’dan nafakasız kurtulmak isteyen Ali, Soraya’nın kendisini aldattığını öne sürer ve bunu yalancı şahitlerle onaylatır. Soraya, yalnızca erkeklerden oluşan mecliste, kendisi dahi olmadan yargılanır ve recim (ölene kadar taşlanma) cezası alır.


İran’da 1979 yılında Ayetullah Humeyni tarafından İslam devrimi gerçekleşti ve ülke katı kurallarla yönetilmeye başlandı. Devrim ile birlikte, erkeklerin kadınlar üzerinde kurmaya çalıştığı hâkimiyet resmiyet kazanırken; hukuk, sosyal ve siyasi alanda kadının hakkı ve beyanı yok sayılmaya başlandı.


Film, bu baskıcı rejime bir eleştiri niteliği taşırken, diğer yandan da ataerkil, kabileci ve radikal İslamcı anlayıştan doğan bağnaz kararların kadınların hayatını ne denli zorladığını gözler önüne seriyor. Soraya’nın eşi Ali’nin oğullarına söylediği, “Bu dünya erkeklerindir, bunu asla unutmayın oğullarım” sözü de verilmek istenen mesajı destekler nitelikte.

Kadınların konuşmasının, fikir beyan etmesinin hatta gülümsemesinin bile utanç verici sayıldığı, sadece erkeklere hizmet etmek ve çocuk doğurmak gibi görevlerinin olduğunu düşünen, yalnız başına dışarıda olmasının namus çerçevesi dışında görüldüğü bu toplumda Soraya ve halası Zahra diğer kadınlara nazaran daha dikbaşlı ve seslerini çıkaran kişilerdir. Her ne kadar Soraya kendisine atfedilen suçu kabul etmediyse de, bu durum, içerisinde, boşanması durumunda kendisine muta nikâhı yapmayı teklif eden mollanın da bulunduğu meclis tarafından kabul görmez ve masum olduğunu kanıtlamasını söylerler. Soraya ise şu sözleri kullanır: “Beni suçlayan onlar, suçumu onlar kanıtlasın.”


Fakat bu mümkün olmaz ve babasının da onayıyla Soraya’nın aldığı ceza uygulanır.

Zina suçuna verilen recim cezası, tarihin belirli dönemlerinde özellikle şeriat ile yönetilen birçok Orta Doğu ülkesinde uygulanmıştır. Recim, dini bir ceza kapsamında ilk olarak Tevrat’ta geçmiştir. Kur’an’da geçmemesine rağmen, İslam hukukuna girmiş ve uzun yıllar uygulanmıştır.


İncil’de ise açıkça geçmemesine karşın, bazı kaynaklardaki kıssalara göre; zina ederken yakalanmış bir kadın, İsa’ya getirilir ve Musa peygamberin bu suçu işleyen kişilere recim cezası verdiği söylenir. Bunun üzerine İsa, “İlk taşı günahsız olanınız atsın” der. İsa’nın bu sözünden sonra orada bulunan herkes, hiçbir şey yapmadan dışarı çıkar.


Filmde recmin uygulandığı sahnede, ilk taşı en yakınları atar Soraya’ya. Fakat burada ilk taşı atanlar gerçekten günahsız mıdır? Babası, öz kızını dinlemeden atılan iftiralara inanarak, “Benim onun gibi kızım yok” der ve elindeki taşı kızına fırlatır. Ali, 14 yaşındaki kız çocuğuyla evlenmek için, karısını yapmadığı bir şeyle suçlamış kişi olarak atar taşı. Daha sonra ise gözü dönmüş halkın elinden fırlayan taşları saymak mümkün değildir.

Bugün, birçok ülkede hâlâ kadınlara atılan taşları görebiliriz. Bunu yapanlar, somut olarak bir taşı kavrayıp fırlatmasa bile, taşlaşmış vicdanlarının eseri olan sözleri ve davranışlarıyla kadınları susturma, ezme ve toplumdan dışlama amacındadırlar.


Khaled Hosseini’nin, “Bin Muhteşem Güneş” kitabında şöyle bir cümle geçer: “Pusulanın kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima bir kadını gösterir. ” Herkes, bu parmakların neden uzatıldığına değil, kime uzatıldığına bakar. Suçlayan parmaklar ise, öne sürdükleri ahlâk, namus gibi kavramlarla; dinin, vicdanın ve onları destekleyen toplumun arkasına gizlenirler. Fakat Montesquieu’nun dediği gibi, Ayrı ayrı birer ahlâksız yaratık olan insanlar, toplu oldukları zaman namuslu kişiler olurlar.


Soraya’nın halası Zahra, yeğeninin yaşadığı bu elim olayı bütün dünyaya duyurmaya yemin etti ve bir gün sonra bunu başardı. Hem de, “köpeklere takılan ağızlıklar kadınlara takılmalı” diyen erkeklere inat.


İlayda KALKAN

2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör