Sen Değilsin


-1- Dağlarımı belliyor kurt sürüleri Kıratları âmâ ve isyankeşliğiyle meşhur bir âli eşlik etmekte yola Ben bir baldırına sarılarak rüzgârı omzuma yüklendim Saygınlığımı, o doldurduğum havadan egemen kılmak mümkün değil Göğel renkleriyle tabiat loğusa Al bir yanağa benziyor adımlarımı ona doğrulttuğumda Sırtımı yaslamakla memnun ve aklımı ona salmakta mecnun bir insanı faniyim Oysa ben bundan seneler önce sırtımı betonları halk eden insanlara yasladığımdan bilirim Ölümün ne ceremeli bir sancı olduğunu gece yatmadan önce Şimdi gözlerim gevşek, gökle ettiğim tüm münakaşalar boşunaymış Kitaplar dimağıma sıkışmaktan kaygılı birer mızraktı, çıkarttım Her biri çiçek açmaya yeltendi baştan, çiçeklere açılmaya yeltendi sil baştan yüreğim Müddetimi doldurdum, dikkatimi bir şeylere vermeyeceğim. Baldırından attı beni, yüceliğinin gölgesine çok gördü Tozunu yutmadan bir rüyadan uyanmayı çok gördü oysa azıcıktı Kalbimdekini hangi kalbe tamamlamak beni biraz daha yaşatır Sinemi çak etti toza bulanan elim Gözlerim kanlanmakla meşru diyetini ödüyor bana uykularımın Hayat neydi, bana tahta bacaklı birinin dileğini anımsatabilir mi Elimden tutup da beni bir pazarda hangi gün satabilir Alnımdan akan karanlık sefaleti neden ayıp belleyecektim

Siyah renkli bir köleyim de bugün beyaza mı döneyim? Bana söyle, tut omzumu ve sersemlet aklımı kaybetmeden Var olmanın bile karşısına geçmenin ölmekten başka bir şeyler olduğunu Çınarların uzun, sakalların kır, ağaçların kırılmış dallarını Ve bir avarenin durmadan o çölü dolaştığı Süründüğü yerden soyulan gül rengi başını Beyaz kılığına sakınan odur ki, kendisini bilmezden saydı ve gelmeden öldü çoktan

Hiçbir toz ona saygısızlık etmedi, hiçbiri yeltenmedi buna Bir diğeri bir diğerine söyledi durdu onun hikmetiyle ezildiğini İnce ayaklarından sızan, ateşiyle kuruyan kanları nasıl doya doya içtiklerini Hayat, neydi Benim yanına varmam mı aylardan sakınarak gençliğimi Baldırlarından düştüğüm aygırlar güneşi selamlıyor şimdi. Sonra günah gelir Elinde baltasını tutmakla böbürlenmiş bir yüz kadar sert Ölümü andıran tüm yaşantı elimden sürgün verir Sessizlik, derin kuyulara atılan taşların sesiyle bir Benimle değil, hiçbir şey benimle olamayacak kadar iri Bu dünyaya sığınacak bir fukara sınığıyım, yerim yurdum neresidir Evet, günah gelir ve ben günahtan sonra gelirim Peşi sıra yürüyecek kimim varsa yanımdan gitmekle mükellef Kokum asablarını derinliğe çekermiş, gül rengine muhatap olsaymışım Tabî ve kırılgan olan ne varsa boyasaymışım Akşamlar sabahları kovalarken çıplak ayaklarıyla Elime fırça tutuşturacak olsalar yüreğimin aleviyle onu oracıkta yakarmışım

Söyledim de duymadı ne bir kör ne bir hoca

Sevginin günahla ilmeğini kim sökmüş olacak da buraya damladım bir ter gibi

-2- Ey, sana bugünü gösteren gücün eteğine sarılan Odalardan çıkıp başka kapılara ellerini ovuşturan kindar. İnsanlar ne olduklarını unuttular Ne olduğunu da unuttular birer ikişer Oysa kinleri seninkinden daha diri duruyordu Öfkelerini senin için saklıyorlardı, nefretle sertleştirdiler günleri Gece olmadan görmek mümkün mü kendi dilinden bir gülü Onlar bahçelerine ekmeye çalıştı goncavari dileklerini Unuttular göğsündeki kanlı ayak izini Perişan hâlin o büyük kentlere eşlik değil Eşiğine sadece kendin basmıyorsun Öfken ne Mecnun’un sakinliği ne de çölünü özlüyorsun Sen kimsin Yanındakiler neden karşına kazdılar balçıktan siperlerini Unutmak, dünün aynasını hangi güzergaha saplamama engel Ellerime tutuşturulan zehir ciğerimi delmekte ve belki yarın Bir yarın ucunda bana söyleyeceklerini bekliyorum Omzumda kuş tüyleri ve söğüt dalları Ben kimim Ki yaşamayı meziyet addediyorum.

-3- Yüksek sesliler tamtamların gürültüleriyle azmış ve şehre dalıyor Ve şehir yek-avaz sükunete boğuluyor, neden ? Çığlığına sarmaladığı çocuğunu saklıyor ciğerine Ama bir kuyuya salmıyor onu gözleri kör bir baba Henüz kıyafetini giymeden tanıyor balta ile dolanan Sen, diyor yaklaş bana

Yeni doğmuş bir ayı işaret ediyor kararmış parmakları Yaklaş ve diz çök, herkesin içinde Yalvar yakar kör baba, dokunmayın oğluma Beni paramparça edin ama dokunmayın ışığa Bilekleri incedir, kalbi rüyadan, yarası yenidir Ben ise dünyada göreceklerimi doldurdum da yetti Ne senin yüzünü görürüm ne o baltanın başıma inecekken serin suretini Tamtam sustu saygısından ama kalktı göğe balta Baltasını yükseklerden indirirken bir ışık çarptı Daha yeni bileylenen baltanın yanağına İndirmeden o kan döken savaş aletini yüzündeki çiziklere taç taşıyana İpliğe nazari o nur göğsünü yarıyor baltalının

Ve su ile taraçalanmıştır toprağın kokusu yayılıyor ondan Toprağa saplanıyor balta Toprağa düşüyor tamtamın ince boyunlu tokmakları Toprağa düşüyor göğsünü yaran okun kızıl ağırlığı Babasının gömleğine bulaşıyor kan Ellerim açılıyor Ellerimde kan, elimde toprağın burcu Ne sevmektir ki bu günaha bulanarak da olsa, gayrı Bilmem ne sen benden ne ben senden ayrı...



Mustafa ÖZGÜL


2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Vira

Keşkeler