Salkım Söğüt İncelemesi


1938’de yargılanıp hapis yatmadan kaleme aldığı bu şiir, şairin devrimci bir zihin ile güçlü şiirler yazmaya başladığının kanıtı olarak karşımıza çıkmaktadır. Salkım Söğüt ve Bahr-i Hazer şiirleri, Nâzım Hikmet’in komünist eğiliminin apaçık şekliyle edebiyatımıza iyiden iyiye nüfuz etmesini sağlamıştır. Rusya’dan döndükten sonra hece veznini terk eden şair, Mayakovski’nin etkisiyle serbest vezinle şiirler yazmıştır. Fakat buradaki önemli nokta şudur: Şair, hece veznini tam manasıyla terk etmemiştir. Kırık dizeleri kullanabilmesinin birincil etkisi hece veznini kullanmayı bilmesidir. Böylece dizeyi ortadan ikiye bölerek, dizeleri kırarak iç ahenk oluşturmaya çalışmış ve bunda da genel itibarıyla başarılı olmuştur.


Nâzım Hikmet’in devrimci figürü olağanüstü bir varlık, efsanevi bir karakter değildir. Masallardan çıkmış bir kahraman değil ete kemiğe bürünmüş bir insandır. Onun hayatını, aşkını, acısını bize yaşatarak anlatması da bu açıdan önemlidir. Samimi üslubunun ve şiir dilinin sıcaklığını da bunun gibi ince detaylarla bize kazandırır.


Şiire gelecek olursak, şiir 1928 yılında Resimli Ay dergisinde yayımlanmıştır. Şairin yüksek sesli bir şekilde Komünizm fikir anlayışını söylemekten çekinmediği ilk zamanlarıdır. Bu fikir ile olan yeni tanışıklığı meyvelerini vermiş ve zihnindeki Türk şiirine farklı bir soluk olma düşüncesi de böylelikle şekillenmiştir.


Biçimsel olarak bakarsak, daha önce yazılan ve okurların gördüğü şiirlere benzememektedir. Şiir parça parça, bölünmüş, kimi harfleri büyük kimi harfleri de küçüktür. Bu yönüyle bile hiç şiir okumayan birinin dikkatini ilk bakışta cezbedecek bir özellik taşımaktadır. Fakat şairin amacı elbette başkadır. Nâzım Hikmet, bu düzeni şiirinin akışına zarar vermeden kurmuştur. Yükselen ve alçalan o ses vuruşlarını bir bütün hâlinde kullanmayı başarmıştır. Her ne kadar devrim niteliği taşısa da, şiirin hakikatinden çıkmamıştır. Değiştirilemez kuralları bilen şair akışı sağlarken konuyu da ön planda tutmasıyla birlikte ortaya güzel bir şiir çıkarmayı başarabilmiştir.


Şiirin ilk üç dizesi ferah bir manzara anlatmaktadır. Suyun akışı, sudaki söğüt ağaçları ve söğütlerin o kadar eğilmesiyle suya değmesini güzel bir şair anlatımıyla aktarmaktadır. Ardından bu manzarayı, bu sakinliği bertaraf eden başka figürler sahneye girer. Şair, o sakin manzarayı arkaya alarak ön tarafa kızıl atlıları koyar. Bunu alenen kelimelerle yaptığı gibi seslerle de yapmakta. "S, Ğ, Y" sesleri ilk üç dizede yoğunlukta iken “kılıçları” kelimesi ile daha çok "Ç, P, R, K" sesleri ön plana çıkıyor ve manzaranın değiştiğine kulağımızla da eşlik ediyoruz.


Bu “kızıl atlılar” kim peki? Bolşevik İhtilali sırasında savaşan iki ordudan birini anlatmaktadır. Çar’ın taraftarları ve ordusu Beyaz Ordu, Lenin taraftarları ve İhtilal yandaşları ise Kızıl Ordu adıyla anılmaktadır. 1917 yılında neticeye varan bu isyan pek çok insanı, devleti de ilgilendirecek bir fikir akımının da başlamasına sebep oldu: Komünizm. En kaba tabiriyle Lenin, Çarlık Rusya’sını yıkmış ve yerine Sosyalist bir Rusya inşa etmiştir. Pek çok düşünür, şair, devlet adamı da bu gelişmelerden etkilenmiştir. Kaldı ki bu devrimden sonra Rusya’ya giden Nâzım Hikmet’in bu etkinin altında kalmaması düşünülemezdi. Şiire dönecek olursak şair, kırmızı bile demek istemeyerek direkt kızıl demekle safını en açık tabiriyle belli etmektedir.


Kızıl atlarıyla güneşin battığı yere doğru koşmaktadırlar ki bir atlı vurularak yere yığılır. Buradaki kırık dizelerin amacı, attan düşme sahnesini gözlerimizle yaşamamızı istemesinden kaynaklanmaktadır. Bir dize biter bitmez diğerine bir dize biter bitmez diğerine geçerek o attan düşme sahnesini şiirine de yansıtmıştır. -uş sesleri bir iç kafiye yaratmış ve vurguyu da özellikle ”vurulmuş” kelimesinin son hecesine çekerek bu bölümde anlatmak istediği olayı damgalamıştır. Tam olarak bu kırık dizede dikkati çeken bir diğer detay ise “gibi” edatıdır. Nâzım Hikmet’in şiirlerinde sık sık gördüğümüz bu edat apaçıklığın bir simgesidir. Şair kapalılığı o derece sevmez ki zihnimizdeki tabloyu o çizer, o oynar ve bize sadece alkışlamak düşer. Zihnimize bir boşluk bırakmadan görevini yerine getirir. Buradaki benzetme edatının bulunma sebebi de bu anlayıştan dolayıdır.


Düşen asker, dörtnala giden askerlerin arkasından bağırmıyor. Bu asil ve kahramanca bir davranıştır. Kendisini düşünecek olsaydı avazı çıktığı kadar bağırır ve arkadaşlarını yolundan etme pahasına canını kurtarmalarını isterdi. Yaralı bir şekilde yere kapaklandığında da arkadaşlarını yolundan etmemek için sesini çıkartmayarak ağlamaya başlıyor. Bir sonraki bölümde ise bu ağlamasının sebebinin -yine bizim zihnimizde farklı algılanmaması için- ne olduğunu açık bir şekilde ifade ediyor. Düşen ve yaralı askerin ağlamasının sebebi, bir daha arkadaşlarıyla yan yana savaşamayacak olması, beyaz orduların ardından (çarın orduları) kılıç oynatamayacak olmasındandır. Kendi canından ziyade, bu fikir, bu düşünce için ya da tek kelimeye indirgeyecek olursak "devrim" için mücadele edemeyecek hâlde olduğu için ağlıyor.


Şairin sinema tekniğini çok güzel bir şekilde şiire yansıttığını gördüğümüz bölüme geldik. Bu sahneye gelmeden önce yerde yatmış askerin nalları artık daha az net gördüğünü söylüyor. Büyük punto ile başlayarak yavaş yavaş alçalan bir sesi anımsatan, kapanan gözleri anlatan bu bölümde şairin özgünlüğünün çok güzel bir örneğini görmekteyiz. Anlatmak istediğini gözlerimize de en güzel şekliyle anlatarak, yavaş yavaş yok olan, azalan dizelerle hâlihazırda ölen bir askeri özdeşleştirerek şiirine malzeme yapıyor. Askerin gözleri yavaş yavaş kapanıyor ve gördükleri de azalıyor. İlk olarak atlıları ve bunların arkadaşları olduğunu görüyor. Ardından ne kadar hızlı olduklarını rüzgâra benzeterek devam ediyor. Son nefesini veren bir insanın sayıklaması gibi devam eden son üç dizenin sonunda askerin son gördüğü bir at oluyor. Burada ölümden sonra söylenen ve son derece etkili olması beklenen ilk sözü şair söylüyor: “Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti zaman”.


Şiire yine bir durağanlık gelmiştir fakat bu durağanlık ölümün getirdiğidir. Askerin gözleri kapanmıştır. Buradaki önemli durum ise askerin mavi gözleri ve sarı saçları olmasıdır. Bilindiği üzere Nâzım Hikmet de sarı saçlı ve mavi gözlü birisidir. Ölen askeri kendisine benzeterek kızıl atlılar ile arasında sağlam bir bağ kuruyor. Buradaki devrimci bizzat kendisidir.


Şiiri salkımsöğüdün ağlamasıyla bitiriyor. Bu, şairin algı dünyasının farklılığının güzel bir örneğidir. Şiirin başında saçlarını suda yıkadığını söyleyen şair canlı bir tabloyu ve aynı zamanda güzelliği anlatırken ölümle birlikte suya eğilen salkımsöğüdün aslında ağladığını söylemektedir. Aynı zamanda berrak olan su ise artık kara bir hâl almıştır. Şairin son isteği ise o kara suyun karşısında salkımsöğüdün el bağlamaması, başını öne eğmemesidir.


Şiirin başlangıcında ve sonunda durağan bir hava varken ortasında belirli bir olay anlatılmaktadır ve hareketin olduğu yer orasıdır. Sinema tekniğini ustalıkla kullanan şair, açık bir şekilde Marksist bir şiir yazmıştır. Kızıl Ordu’nun yanında yer almış ve onurlu bir şekilde ölmeyi yeğlemiştir. O savaşta olmayı istemiştir ve buna duyduğu üzüntüyü bu şiiriyle belirtmiştir. İlerleyen yıllarda daha da yükselecek bu fikirlerine güzel bir ön ayak oluşturan şiir, Nâzım Hikmet’in şiir dünyasına hafif bir merhabasıdır.


Mustafa ÖZGÜL

2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör