Offret (Andrei Tarkovsky, 1986)



Determinizm; evrende gerçekleşen hemen her olayın, her bulgunun belli yasalarla oluştuğunu varsayan bir sistemken, hür irade ya da ahlak felsefesi determinizmi irdelemek için geniş çaplı karşıt bir yaklaşımdır. Baruch Spinoza, özgür iradenin yasalar işleyişi kapsamında, nedensellik ilkesi gereği ortaya çıkan bir yanılsama olduğunu savunur. Evrenin bugünkü hali; dün yaşananlara bağlı bir sonuç iken; yarınki hali de bugünün bir sonucudur. Elde olmayan ve yalnızca yasaların yönetebildiği bir yaklaşım dünyada hüküm sürmektedir.


Friedrich Nietszche, kendi kaderciliğini farklı bir teoriyle ortaya koyar. "Bengi dönüş" felsefesiyle, yaşamlarımızın sadece basit roller olduğu evrende; sonsuza dek kendimize en yakın hayatları seçemeden bir döngüye gireriz. Ölümümüzün ardından yine anlamsızlık evremizin bir diğeri başlar ve başka bir roller anlamsızlık dehlizlerinin içinde yeni bir sahne açılır.


Filmde anlatılan kavramların en önemlilerinden biri olan "Özgür İradenin" varlığı, belirlenmecilik ilkesine göre bir nedenin sonucudur. Özgürleşecek olan irade, kendine tutsak bir bilinç sarmalında yer alır ve bu tutsaklığın sonucunda benlik, özgürlüğe kavuşmak ister. Özgür irade ihtiyacının karşıtı olan teslimiyetçilikle diyalektik bir düzende yürümesinin mümkün olup olmadığı da tartışmaya açılacaktır.


Peki tüm bunların içerisinde, özgür irade ve onun tam karşıtı olan teslimiyetçilik tam olarak nedir?


Andrei Tarkovsky son filmi Offret 'de (Kurban) sorgulayan bireylerin muhakkak bir amaca ulaşmak için kurban vermesi gerektiğini betimler. Bu kurbanı vermek pek de kolay değildir. Sorgulayan birey, çektiği onca acının ardından kendi gerçeğine ulaşmak adına teslimiyetçi bir ruha evrilir. Konuşmanın yerini artık sükûnet, sorgulamanın yerini teslimiyet ve sahip olmanın yerini nihayetinde fedakârlık ya da kurban verme süreci alır. Karşılıklı bir dönüşüm vardır insanın özgür iradesinde ve muhakkak gerçekler açığa kavuşacaktır. Birilerinin gerçeği, başkalarının çılgınlığı olabildiği gibi; birilerinin çabası başkalarının anlamsız ve boş serzenişi de olabilecektir. Nitekim George Luckas'ın da dediği gibi; "Ruh hayatın sunabileceği tüm yazgılardan daha geniş ve engindir." sözüyle hareket eden bir karakteri izleriz yaklaşık 2 buçuk saat boyunca.


Film Leonardo Da Vinci'nin "Üç Kral'ın Tapınışı" tablosundan bir kare ile başlar ve aynı anda Bach'ın "Erbarme Dich" adlı eserindeki ezgileri duyarız. İsa peygamberin doğuşunu anlatan bir tablo ile, yine İsa peygamberin insanlığın günahlarını üzerine almasına dair bir eser dinleriz. İsa ve kurban ile olan göndermeler filmin daha ilk karesinde başlamaktadır. Tablo detaylı şekilde incelendiğinde, Da Vinci'nin zekâsını görmüş oluruz. İsa peygamber henüz doğarken etrafındaki insanoğlu henüz kurtulamamış, demonik varlıklardır ki; bakışlarından bu anlaşılır. İsa merhametli ve günahsız yüzüyle, sürekli kötü yollara sapan insanoğlunu durdurmak adına kendini feda edecektir. Erbame Dich'in ezgileri de bu sakrifikasyonun adeta kıyamet çığlıklarıdır.


Joel Kovel'e göre; ego ve ruh tarihsel olarak bireyde beliren varlık yaklaşımlarıdır. Tarihin tinsel akışı içinde muhakkak ikisi de çatışma halinde olacaktır. İkisinden biri tinsel akışa bağlı kalınarak ön plana çıksa da; diğerinin ontolojik bir konu olduğu asla yadsınamaz. Çatışmada galip gelen kesim sürekli değişim halindedir. Joel Kovel'in bu yaklaşımı Spinoza'nın nedensellik ilkesi ile bağdaşmaz ve hatta anti-tezi dahi denilebilir. Tarihin tinsel akışının var olduğunun iddia edildiği bir evrende yasalar özgür iradeyi etkilemekte zorlanırlar.


Alexander da daima ego ve ruhu arasında sıkışmış bir karakter olarak anlatılır ve Otto ile Alexander ve çocuğunun karşılaştığı ilk sahnede bunu görürüz.


Alexander varlığı ve evren hakkında sorgulama yaparken, onun kafasını karıştıracak bir olay meydana gelir ve bu sekans Friedrich Nietszche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt eserindeki bir bölümün teatral bir anlatısıdır. Postacı Otto'nun ve Alexander'ın Zerdüşt ve Cüce ile ilgili konuşmaları, Nietszche'nin bengi dönüş felsefesi hakkında yaptıkları tartışma basit bir detay gibi gözükse de; kitabın şu bölümü Alexander'ın yaşayacaklarına ışık tutar:


"Yukarıya, üzerimde oturduğu halde o, yarı cüce; yarı köstebek; kötürüm ve kötürüm eden; kulağıma kurşun, beynimeyse kurşun damlası gibi düşünceler akıtan.

"Ey Zerdüşt, diye fısıldadı alay edercesine, tane tane. "Sen bilgelik taşı! Yükseğe fırlattın kendini lakin her fırlatılan taşın elbet vardır bir de düşüşü! "

"Ey Zerdüşt, sen bilgelik taşı, sen sapan taşı, sen yıldızları parçalayan! Düşeceksin sen de."

"Kendine ve kendini taşlamaya mahkûmsun Zerdüşt! Uzaklara attın taşını fakat düşecek senin üzerine o taş!"


Bunları söyledikten sonra sustu cüce. Uzun sürdü bu suskunluk. Ama onun suskunluğu bunalttı beni; sahiden böyle iki kişiyken bir başına olduğundan daha da yalnızdır insan!

Tırmandım, tırmandım rüya gördüm, düşündüm -ama- tüm bunlar bunalttı beni. Çektiği acıdan bitkin düşen ve kötü bir rüyayla yeniden uykusundan uyanan bir hasta gibiydim.

Ama cesaret adını verdiğim bir şey var bende: şimdiye kadar içimdeki her türlü sıkıntıyı öldürmüştür o. Sonunda bu cesaret durdurdu ve konuşturdu beni: "Cüce; ya sen ya ben!"

Cesarettir, en iyi öldürücü -saldıran cesaret; çünkü bir zafer çığlığı vardır her saldırıda. Ama insan en cesur hayvandır: cesaretiyle yenmiştir her hayvanı - zafer çığlıklarıyla yenmiştir her acıyı, ama insanın acısı en derin acıdır. Cesaret, uçurumun kenarındaki baş dönmesini de öldürür: insanın uçurum kenarında durmadığı bir yer oldu mu ki? Görmek bile - uçurumları görmek değil midir? En iyi yıkıcıdır cesaret: merhameti de yıkar. Ama en derin uçurumdur merhamet: insan ne denli derine bakarsa yaşamın, o denli derinden görür acıyı. Oysa en iyi yıkıcıdır cesaret, saldıran cesaret: ölümü bile yıkar, çünkü der ki: "Bu muydu yaşam? Pekala! Yeni baştan!


"Dur Cüce! dedim. Ya sen ya ben! Ama daha güçlü olan benim, ikimizin arasında - benim dipsiz düşüncemi bilmiyorsun! Ona katlanamazsın sen!

Bunun üzerine beni hafifleten bir şey oldu: Çünkü cüce sırtımdan atladı merakla! Ve önümdeki bir taşın üstüne oturdu. Oysa önünde durduğumuz, tam da bir geçitti.

Şu geçide bak! Cüce, diye sürdürdüm konuşmamı. "İki yüzü var bunun. İki yol birleşiyor burada: bugüne dek hiç kimse gitmedi bu yolun sonuna kadar.


"Geriye uzanan bu sokak, bir sonsuzluk barındırıyor. Ve ileriye uzanan şu sokak - o da başka bir sonsuzluk."

"Çatışıyorlar birbirleriyle, bu yollar; adeta kafa kafaya çarpışıyorlar: ve burada, bu geçitte birleşiyorlar."


Alexander'ın teslimiyetçilik ve sorgulama arasındaki çatışmasıdır aslında anlatılan. Otto'nun Zerdüşt'ün cücesinden bahsetmesi ve bir sonraki sahnede Alexander'ın oğlunun onun sırtına çıkması da açıkça anlatılır. Zerdüşt'ü teatrel bir havada izleriz. Otto veda etmeden evvel Alexander'a bekleyişten uzak durmasını ve tüm hayatının bir bekleyişle geçirmesinin faydasız olduğunu belirtse de; Alexander bekleyişinden vazgeçmek istemez. Alexander, Beckett'ın oyunundaki Vladimir ya da Estargon gibi beklemez Godot'unu. Onun Godot'u tamamıyla manadır ve sorgular. Onun bekleyişi sorgulamaktır aslında ve Otto onu sorgulama konusunda uyarmıştır. Alexander, Otto gittikten sonra çocuğuyla ormanın derinliklerine daldığında Zerdüşt kimliğine bürünür tamamen. Sorgulamaları devam eder ve teslimiyetten uzaktadır. Çocuğu tıpkı cüce gibi sırtına çıkmaya çalıştığında ve Alexander birden bayıldığında da Otto'yu daha iyi anlarız. Alexander'ın hayatı boyunca yapmış olduğu sorgulamalar onu bir yere götürmez ve yavaş yavaş vücudu da beyni de infilak noktasına gelmektedir. Tıpkı Zerdüşt gibi, insanların kötü bir noktada olduğu ve asla düzelmeyeceği düşüncesinin saplantısı içindedir. Buluşların kötüye kullanıldığı, insanların maneviyattan uzak durduğu bir evrende acı çeken Alexander, çocuğunun da bir gün onlar gibi olmasından korkar aslında. Bu yüzdendir onun yanında bir ağaç dikişi. Bıkmadan, aynı kararlılık ve azimle sulamak istediği ağacın arınma yöntemi olduğunu söyler. Diktiği ağaç, günah ve kötülük üzerine kurulu bir dünyanın karşıtıdır ve çocuğuna bunu öğütler içten içe. Aynı kararlılıkla bir rutin haline getirilip de sulanan bir ağacın muhakkak meyvesini vereceğine inanır ve bu meyve onun için bir getiri elde etmeyecek olsa bile, davranışlarını çocuğunun kazanıyor olması onun için önemli bir kar olacaktır.


Alexander'ın gençliğinden beri çatışmalı bir ruh halinin olduğunu görürüz ileriki sahnelerde. Otto'nun ona getirdiği doğum günü mektubunda daha önce beraber tiyatro oynadığı arkadaşlarının "Richardcılar ve Budalacılar!" yazdığını görürüz.

William Shakespeare'ın anlattığı Kral Richard ne kadar melun ve zalim bir adamsa, Dostoyevski'nin Prens Mışkin'i (Budala) de o kadar saf ve iyidir. Her iki rolü de başarıyla canlandıran Alexander, evine vardığında dostların ve eşine tiyatroyu bırakmış olmasının gerçek sebeplerini anlatır.


Oyuncunun kimliği, egosunun içinde eriyip gitmelidir. Aksi taktirde bu bana günahı çağrıştırıyor der ve kendince haklı sebeplerle bırakmıştır tiyatroyu. Burada Alexander'la ilgili anlatılan da; gençlik çağından beri kendisiyle olan çatışmalarıdır. Başkalarının duygularını çok iyi bir şekilde taklit etmesi, onu var edendir Tarkovsky anlatısına göre. Oysa varlık dediğimiz kavram; kişinin kendisinin bütünlüğüdür. Başkalarının düşüncelerinde ve görülerinde var olmak da; Alexander'ın sorgulama sürecini ilerletmiştir. Sürekli bir pişmanlık ve günahkârlık hissiyatına bürünen Alexander, kendi kurtuluşunu yine kendi varlığında aramaktadır bencilce.


Otto'nun film boyunca dağılmayan mistik ve gizemli havası ile anlatıları, her karakterin bir kurban olduğunu gösterir. Alexander üzerine yoğunlaşan film aslında filmin bütününde ufak sekanslarla "kurban" kavramına değinmiştir.


Yüzü adeta Aydınlanma çağı ya da Barok dönemindeki tablolardaki masum Azizeleri çağrıştıran Hizmetçi Maria, Otto'ya göre bir kurtarıcıdır. Avrupa'yı savaş ve istila ile tehdit eden korkunç dünyanın yok olması, her şeyin başa dönmesi; Otto'ya göre Maria ve Alexander'ın aşk yaşamasına bağlıdır. Burada anlatılan ise; eşinin sürekli histerik ve düşmanca olan yaklaşımından dolayı aşka ve sevgiye muhtaç kalmış Alexander'ın kurtulma durumu değil; Alexander'ın bilincine teslim olmasıdır tamamen. Otto, Karamazov Kardeşler eserindeki Smardyekov gibi; Ivan'ın gözlerinden bilincinde ne olduğunu sezer ve Ivan'a itiraf ettirir. Tarkovsky, tıpkı Dostoyevski gibi, Otto'nun Alexander'ın gözlerinde sezilen bilinçaltını ayyuka çıkarmıştır aslında. Alexander'ın bilincini anlayan Otto; onun kurban vermeden teslimiyete ulaşamayacağını görür. Alexander evini yakmaktan, hayatından vazgeçmekten ve elbette herşeyini yitirmekten kendini alı koymaz. Mecdelli Meryem'in ayağına kapanan Nezaretli İsa gibi Maria'nın ayağına kapanır ve fedakârlığına başlar.


Kendisini kurban etmekte ve her şeyini yitirmektedir. Sorgulamak yerine teslimiyetçiliği seçer. Her şeyin düzeleceğine inanır. İsa gibi kendisini feda eder. Fakat bengi-dönüş felsefesini Alexander çok da iyi kavrayamamıştır; bu da onun eksiğidir. Nietszche'nin bengi-dönüş felsefesine bu kadar obsesif bir biçimde merak salan Otto'nun, Alexander'ın sakrifikasyonuna ön ayak olurken bu felsefeden vazgeçemediğini de filmin son sahnesinde anlarız. Babasını dinleyen çocuk, ağacı sulamaktadır. Umutların ve güzelliklerin yeşereceğine inanır. Fakat ağacın altına yattığında İncil'in "Her şeyden önce söz vardı" ayetini okuduktan sonra şunu söylediğini görürüz.


"Neden baba?"


Alexander'ın oğlu da, Alexander gibidir. Belki bir gün babası gibi teslimiyetçi olacak ve kendisini kurban edecektir. Fakat bu sürecin başlangıcı sorgulamaktır.


Sorgulamadan teslim olan insan, kendi kendisinin kurbanı olabilir ancak. Tüm çabası, emeği kendisine zulme dönüşürse, ancak kurban olabilir; fakat fedakâr olamaz. Sorgulamadan teslimiyete varılamayacaktır.


Kendimizden, maddi hırslarımızdan, varlıklarımızdan vazgeçmeden önce sorgulamamız ve sonunda neye inandıysak; ona teslim olmamız bizi fedakâr yapar. İnsan, kendi inandıklarının ve uğruna emek verdiklerinin kurbanıdır.


İçinde bulunduğumuz evrenin düşünsel boyutunun yetersiz kaldığı kavradığında ise, başka evrenlere duyulan ihtiyaç kaçınılmaz olacaktır. Dünün düşünceleri, bugünün eylemleri haline gelecek ve bu sonsuz döngü insanoğlunu başka evrenlere yönlendirecektir. Bunun sebebi, tıpkı Alexander'ın farkındalığı gibidir. Sorgulamalarla sonuca ulaşamayan Alexander, neden ve sonuç ilişkilerini yıkabilmek adına kendi benliğinin kurbanı olmuştur. Evrenin içindeki kaotik olmayan, sebep sonuç ilişkisi içinde ilerleyen düzlem, tekdüzeliğin getirdiği sıkışmışlık kurban olmakla sonuçlanır. Kendi varlığından kurtulan Alexander, evrendeki sebep ve sonuçlara dayalı ve insanın benliğine bağımlı eylemlerden de kurtulur. Arınma ve kurban edilme süreci için evren içindeki arayışlar, sorgulamalar da bir sebep değil, sonuç haline gelir böylelikle.


Son olarak kurban edilme ve teslimiyet sürecinin de kalıtsal bir eylem olduğu gösterilmiştir. Bunun saf oğul - baba arasındaki örnek alma eyleminden ziyade, "farkındalık" ile ilişkili olduğunu söylemek de mümkündür. Filmin son sahnesinde babasının yolunu seçen çocuk, babası gibi ağır bir sınavdan geçmeyecektir. Farkındalık, kabullenme ve gerçekleştirme evrelerinden başarıyla geçen çocuk, babasından miras kalan "ağaç dikme" geleneğiyle, kendi sınırlarını zorlayacak ve kurban olmadan, yeni bir evren ihtiyacı hissetmeden yaşantısına devam edecektir.


Sefa DEMİROCAK


Kaynaklar: Determinizm ve Zorunsuzluk - Zekeriya Uludağ

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/188157

Spinoza: Hayatın Geometrisi - Ulus Baker

https://gazeddakibris.com/spinoza-hayatin-geometrisi-ulus-baker/

Böyle Buyurdu Zerdüşt - Friedric Nietszche (Hasan Ali Yücel Klasikleri)

Marksizim ve Tinsellik - Joel Kovel

https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-79-kasim-1995/2277/marksizm-ve-tinsellik/4339

Uzm. Psk. Saba Başoğlu

https://www.ipe.com.tr/tr/icerik/61/farkindalik-kabullenme-ve-gerceklestirme-terapileri


3 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör