Ninem ve Şeyler

İçeriyi kurcaladım. Bütün dertlerimi ortaya çıkarttım, hangisinden yıkılmaz bir ev inşa edebilirim diye düşündüm. Mümkün değil hepsi kırılgan sokakta kalmış bir kedi yavrusu. Dokunsam devrilecek bir gökdelen kuyruğu. Geçtim gittim hepsinden. Her dert beni alıp kurutacaktı, ben günebakan ayçiçekleri gibi dolandım durdum. Gönlümün kapılarını tüm dünya derdine kapattım da içeriye sadece onu aldım. O da baktığı yeri gül pembe ettiği için: Ninem. Onunla hikâyemiz çok uzun yıllar önce başladı. O henüz çocuktu, ben onunla damda kapalı kaldım. Ayaklarında yemeni olmadan dağları aşarken yanındaydım. Bir elinde sopa bir elinde çuval kestane topladım, melki kopardım. Onun yaşadığı her hikâyeye tanık olmak için hem kulağımı hem yüreğimi açtım. O anlattı, ben yaşadım. Biz, öyle boşuna maviye masum demedik efendim. Rastladığımız, denk düştüğümüz, görüp ve dahi görmediğimiz her mavinin açtığı yara da sevda da yiğitçe ve masumca oldu. Kaybetse de her mavi, kazanmak için diz çökmedi. Ellerine yemekte, dillerine mecliste bir sakinlik gelirdi. Yollar da sokaklar da her mahluk mavinin duruşuyla söz dinlerdi. Ninem tüm mavilerin yanında en saygı duyduğum tarafım. Sadece ailem olduğun için değil, bir kadın olarak bir anne olarak yaşadığı her hikâyede bir iz bıraktığı için bu saygım.


90 yaşına merdiven dayamaya hazırlanan ve ömrünün sadece 3 ayını hacca gitmek için bu şehirden çıkan, yedisi toprağın üstünde biri cennet kuşu sekiz evladının annesi ninem. Bildiğim her şeyin kıymetini o anlattı ve de anlatmaya devam ediyor. Okuduğum her şiirin asıl manasının sahibini o gösteriyor. Hiç okuma yazma bilmeden yapıyor bunu. Mehmet Akif'i tanımıyor, kimse ona "Çanakkale Şehitlerine" şiirini okumamış. Ama her duasında o nice şehitlere diye dua ediyor. Çarpım tablosu bilmiyor, onun bildiği tek sayı, ağzına alacağı üç yudum suyun sünneti. Namaz vakitleri hariç saat bilmez. Dostoyevski bilmez, Tarkovski filmleri izlememiş hiç. Van Gogh'un Patates Yiyenler tablosunu geçen gösterdim daha. "Onlar da mı patates yiyormuş?" dedi. O, dünyada bu kadar ses getirmiş bunca adamların hiçbirini bilmez. İyi ki Hitler'i bilmez, iyi ki Dracula'yı bilmez, iyi ki Stalin'i bilmez. "Kötü insanlar var kızım ama iyi insanlar çok daha fazlalar." der ama iyi ki bu kadar kötü insan olduğunu da bilmez. Zarifoğlu'nun Aylak Göz şiirini her okuduğumda sanki onu okudum. Nöbeti her alışımızda onunla bütün şehri devirecek kadar şiirlerimiz olurdu. Durdum, duruldum. Necip Fazıl'ın Çöle İnen Yağmur'u "senin de efendindi nine" dediğimde, ruhuna bir esinti gelmiş gibi içini çekip durmuştu. Cengiz Aytmatov'un Toprak Ana'sı ninemdi işte. Karşıma geçip öylece oturduğunda insan okuduğu kitabın kahramanını görüyordu. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü beraber okuduk bir hastane köşesinde. Hiç unutmam şu satırı okuduğumda, "Saat Allah'ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi." Verdiği cevap her zamanki gibi şairceydi. "Ah kim kaldı o eskilerden." Ahmet Hamdi'nin Türk Edebiyatında yerini bilmeden Allah ondan razı olsun ne güzel şeyler söylemiş derdi. Ya Tolstoy'u bilseydi, Ölü Canlar'ı okumuş olsaydı. Ya Dante'yi? Cemal Süreya'yı, Sezai Karakoç'u ya da Sabahattin Ali'yi? "Aynı şeyleri söylemişiz kızım" derdi bana. Yüksek sesle söylediğim her isyanımda yüzüme inen tokat onun iki tırnak içinde saklı cümlesinde gizli çünkü. Hatta gizli bile değil ayan beyan konuşmadan tam yerinde. Sadık Hidayet'in Kör Baykuş'unda "Yalnız ölüm yalan söylemez" dediği bir yer var. Orayı okudum az önce ona, söylemez, dedi. "En doğruyu Allah söyler o da ölüme yalan söyletmez." Babasını, annesini, ailesini ve en yakın arkadaşlarını bugün kaybetmiş küçük bir çocuk kadın edasıyla. Diyor ya Ümit Yaşar; "Çünkü ölüm sevmeyi ve ölmeyi bilenler içindir." Sevmeyi ve bilhassa sevgiliyi ninemden öğrendim. Hasta yattığında bile ağzını açmadan bana öğretecek o kadar çok şeyi vardı ki okuduğum her kitaptan bir kaçını onunla paylaşınca onun bu yazılanları bana hiç demeden çoktan öğrettiğini öğrendim. Hatta öğrenecek o kadar çok şeyim var ki, hâlâ tam onun gibi ekmek kesemiyorum. Onun gibi beyazı kendime yakıştıramıyorum. Onun gibi kucak açamıyorum daha öfkeli yanlarıma. Henüz onun gibi değilim. Eksiğim, gediğim o kadar fazla ki taşıp çıkıyorum baş edemediğim anlarda. Oysa o dillerden geçmeyen bir türkü fısıldıyor, bazen annesinin söylediği şeyleri hatırlıyor ama kabından taşmıyor. Sakinlikle karşılıyor dünyanın tüm gamını. Tecrübe mi demek istersiniz yoksa hayatın ancak ona öğrettiği bir sağduyu mu bilmem. Ama gösterdiği her sevgide onun bilip bizim henüz bilmediğimiz bir şey var. Bir eliyle verirken kimseye duyurmayan öbür elinde kötülük nedir bilmeyen lekesiz bir kalp var. Hastalık var ama derman da var, dediğinde kolunda serum vardı. Tevekkülü sağlamdı, zayıf bedeni sağlam kaldı. Ondan öğrendiğim ve öğrenmeyi sevdiğim en güzel şey mavi gözlerindeki anlayıştır. Çünkü Halil Cibran'ın dediği gibi" Acımız, anlayışımızı saklayan kabuğun kırılışıdır."



Merve Nur ŞANLI

5 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sırasıyla