Mavi Kuyu

-O romanı bitirmek zorunda mısın?

-Elbette. Başka bitirecek bir işim mi var?

-Biraz gez, hava al. Sonra devam et.

-Neden?

-Madem beni düşünmüyorsun kendini düşün.


Meryem'in tahammül seviyelerinin sonuna gelmiştik. Artık kendisiyle ilgilenmiyor olmamı umursamıyor, sinirlenmiyor ve en azından benim kendimle ilgilenmemi bekliyordu. Günlerdir doğru dürüst yemek yemiyor, sadece kahve ve sigara içiyordum. Bilgisayarın başından kalkmak benim için işkence gibiydi. Sürekli yazmalıydım. Romanımı tamamlamalıydım.


Romanımı yazmaya konulduğum her an griydi benim için. Gri dışında hiçbir rengi kabul edemez olmuştum. Eşim Meryem'in mavi tutkusu bile beni korkutuyordu. Grinin üzerine biraz mavi sıçrayacak olsun, agresif bir tavırla beni yalnız bırakmasını söylüyordum. En sonunda olan oldu.


Bir sabah uyandığımda mavi bir rujla banyodaki aynadaki yazıyı okudum. "Sana romanınla birlikte güzel ve mutlu bir hayat dilerim. Hoşça kal."


Bir şey olmamış gibi içeri gittim. Tahmin ettiğim gibi, blöf yapmıştı. Kanepede oturuyordu.


-Seni ihmal ettiğimin farkındayım ama yaptığın çocukça. Aynayı lütfen sil.

-Ne aynası, anlamadım?


Cevap bile vermedim. Bu anlamsız konuşma beni daha da geriyordu. Yine de biraz onunla ilgilenmek istedim. Gidip iki kahve yaptım ve salona geri döndüm. Yerinde yoktu. Sağa sola bakındım fakat göremedim. Tekrar geldiğimde kanepede uyur vaziyette buldum onu.


-Az evvel neredeydin?

-Nerede olacağım yahu şimdi girdim kapıdan. Anahtar sesini de mi duymuyorsun?

-Haklısın.


Belli ki dikkat çekmek istiyordu, aldırmadım. Her kadının içindeki çocuğu ara sıra dışarı çıkarmaya hakkı var ne de olsa dedim kendi kendime. Fakat tüm dikkatimi romanıma vermeliydim. Şımarık hareketlerle uğraşacak vaktim yoktu. Gri dünyama dayandım yine. Her şey gıpgriydi.


Çocukluk anılarım geçiyordu gözümün önünden ve bu anılar yazmamda bana yardımcı oluyordu.


Gri bir geçmişe gittim şimdi. Eski püskü bir arabanın içindeyim. Ön koltukta amcam var. Haince gülümsüyor. Dikiz aynasından o iğrenç gülümsemesi yüzüme bir tokat gibi patlıyor ve canım yanıyor. Oysa sağ yanımda babam var ve suratıma şamarları indiren kendisi. Dut yemiş bülbül gibiyim. Susuyorum sadece. Suçum ne bilmiyorum. Kendimi savunacak halde değilim. Kendimi neden savunmak zorunda olduğumu bile bilmiyorum. Bildiğim tek şey biraz evvel sırtımı dayadığım arabanın, benim işkence odam haline geleceğiymiş. Elimi kaldırmak ve kendimi savunmak istiyorum fakat içimden gelmiyor. İçime içime ağlıyorum. Gırtlağımda bir yumru, annem umursamıyor. Babam umursanmamanın üzerine üzerine gidip biraz daha vuruyor.


Amcam bırakıyor bizi. Arabandan iniyoruz, gözlerim kararıyor. Yere yapıştığım an geliyor aklıma. Gözlerimde iki damla yaş.


Kalkıp bağırıyorum Meryem'e:


-Ya sen benim babamı tanımıyorsun ki. Kendini savunamayacak birine vuran birinin göstereceği sevgi ne kadar güçlü olur sence?

-Abartma, her çocuk yaramazlık yapıp dayak yer. Bunu ne diye içine attın ki? Git babanla konuş bunu. Ruh hâlini beğenmiyorum.

-Sen de onlardasın. Sen de beni yok etmek isteyenlerdensin işte. Konuşmaya değmez. Hepiniz aynısınız. Çamaşır tozu bile etmez bu kalenin son mirasçısısın.

-Anlamadım?

-Anlaşılacak bir şey duy o zaman ben diyeceğimi dedim de senin işine gelmez.

-Hakan, senin saçmalıklarınla uğraşamam. Zaten yorgunum. Ben yatıyorum.

-Yapacağını yap yat sonra da yaprak kımıldaması gibi benim.

-Disleksi falan mı var sende? Ne dediğini anlamıyorum bile.

-Ben anlamsız değilim siz anlam kaybettirin bana anca nankör sahiler.

-Çok yorulmuşsun sen Hakan. Git dinlen biraz.


Hıncımı kitaptan alıyordum. Arkama baktım, Meryem yok. Yazmaya devam ediyordum. Artık tuşlara bastığım her an Meryem'den ve babamdan daha güçlü bir intikam alacaktım. Meryem'in mavi dünyası benim grimi yok edemezdi. Babamın siyah tutkuları da benim grimi karartamazdı ancak ben onun karanlığını grileştirebilirdim.


2 HAFTA SONRA


-Meryem, yayın evine mail attım. Çalışmam bitti. Yakında basılır. Bunu kutlayalım.


Meryem yoktu. Her yere baktım ve bulamadım. İşte de olamazdı. Üstelik bugün hafta içiydi. Hay Allah, ilaçlarımı almamıştım. Her an bir kriz gelebilirdi. Nerdeydi ilaçlarım, bunu bilse bilse Meryem bilirdi.


Başımın döndüğünü hatırlıyorum ve yere kapaklandığımı. Kalktım. Ağzım burnum kanamış, mühim değil. Epilepsi ilaçlarım da çalışma masasının üzerindeymiş. Neden panikledim ki? İlaçlarımı aldım. Rahatladım. Güzel bir uykunun vakti gelmişti.


1 AY SONRA


Bu sabah çok erken uyandım. 6 olmalıydı. Bir sigara yakıp ketılı açtım. Kahvemi de alıp bahçeye çıktım. Bahçe kapısının zili çalıyordu. Kameradan baktım. Uzun boylu, kır saçlı 60 yaşlarında bir beydi.


-Buyurun?

-Hakan Bey siz misiniz?

-Evet. Siz kimdiniz?

-Ben İbrahim Toprak.


Elinde eski model bond çanta vardı. Çantayı açıyordu.


-Bu sayfalar da on iki senelik emeğim. Bir romanın üzerinde çalışıyordum. Nasıl becerdiniz bilmiyorum amma bir şekilde yayın evinden, onlara gönderdiğim pasajları alıp kullanmışsınız. Dün çıkan romanınız için sizi tebrik etmek isterdim fakat büyük bir hırsızlık örneği.


Sayfaları inceledim. Benim cümlelerimdi.


-Son sayfayı görebilir miyim?

-Elbette. Birebir kopyalayıp kopyalamadığınızı kontrol edeceksiniz sanırım.


Romanın sonuna baktım. Benim cümlelerimdi.


-Siz kimi kandırmaya çalışıyorsunuz? Belli ki romanımdan bazı sayfaları alıp eski püskü şu sayfalara yazıp geçmiş bir çalışma gibi gösteriyorsunuz. Dava açmamanız karşısında para istemeye gelmişsiniz besbelli. Size pabuç bırakır mıyım ben? Defolun burdan.


Kapıyı kapattım.


Bir sigara daha yaktım ve az evvel tartıştığım kişiyi bahçemdeki kuyunun önünde gördüm.


-Demek gitmiyorsun? Görürsün sen şimdi.


Tüm gücümle üzerine koştum. Yere çakıldığımı, babamın siyahının üzerime düştüğünü gördüm. Grilik kalkmıştı. Meryem'in maviliği ise her yeri sarmıştı.


1 HAFTA SONRA


Anadolu'da bir kahve.


-İbrahim Bey hoş geldiniz.

-Hoş bulduk.


Yazar İbrahim Ateş, bond çantasıyla kahveye girdi. Çayı o istemeden önüne geldi. Sabah aldığı gazeteyi açtı, masanın diğer kısmına da Mavi Kuyu ismindeki romanı koydu.


Gazeteyi biraz karıştırdı ve bir haber dikkatini çekti.


"Uzun süredir şizofreni tedavisi gören ünlü Yazar Hakan Bol, geçirdiği bunalım sonucunda intihar etti. Kamera kayıtlarından biriyle tartışıyormuş gibi davranan Hakan Bol'un kendisini tepe üstü olarak bahçesindeki kuyudan aşağı bıraktığı anlaşıldı. Merhum Yazar'ın, dört yıl önce kanserden kaybettiği ressam eşi Meryem Bol'un kaybı yüzünden epilepsi hastalığı iyice tırmanmış ve kontrolsüz kullandığı ilaçlar yüzünden kendisine şizofreni tanısı konmuştu."


İbrahim Ateş, üzerinde yazar ismi bulunmayan romanı açtı. İlk kez görmüş gibi meraklı gözlerle okumaya konuldu.


İlk cümleler şöyleydi;


"Gerçek kimdir? Neyin gerçek, neyin sanrı olduğunu bilmek mümkün müdür bu dünyada? Hangimiz gerçeği, hangimiz sanrıları kabullenebilir? Kimiz gerçekten biz? Var mıyız? Varsak, tam olarak bu gerçeğin neresindeyiz?"


İbrahim Ateş, ilk kez okuduğu bu cümlelerin altını çiziyordu.




SEFA DEMİROCAK & MERVE KORKMAZ

2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör