FELEK 2


Kasım, Fikret’e göre daha rahat gibi davransa da onun da içinde bir korku vardı. Çünkü bu köpek onlar için çok değerliydi. Bir yıl kadar önce soğuktan çenelerinin titrediği bir gecede görmüşlerdi onu. İskelet gibi duran bu karaltının iniltisi inandırabiliyordu ancak o karaltının canlı olduğuna. Canlı demek de ne kadar doğru olur bilinmese de… Çünkü ne olduğunu karanlıktan kestiremiyorlardı ama canlılar ses ile bir vaziyetin canlı tanıkları olabilirlerdi. Tahtalarından ikisi kırılmış, sağlam gibi gözükenlerin de çivisi çıkmak üzere olan ve üzerinde beyaz bir boyayla belediyenin isminin silinmeye yüz tuttuğu bankın ardında güçsüz bir karaltı görüyorlardı. Fikret'in kalbi çıkacak gibiydi. Kasım önden gidiyor ve sözüm ona cesaret gösteriyordu ama o da korkusundan konuşamayacak kadardı. Ya birini vurdular da buraya attılarsa, diye aklından geçirdi. Hiç ölü birini görmemişti. Bu belki de ilk defa olacaktı eğer yerde yatan bu karaltı ölü biriyse. Biraz daha yaklaştılar. Bir adam kadar uzun değildi karaltı. Birkaç adım daha attılar. Tiz iniltiler ve soluk sesleri duymaya başladılar. İkisi de aniden durdu.


Yürüsene oğlum bu kadar geldik, dedi Kasım’ın koluna yapışmış bir hâlde bulunan Fikret. Kolaysa geç sen arkamda duracağına, dedi Fikret titreyen bir sesle. Kasım, onu ilk defa bu kadar korkarken görüyordu. Herkese kafa tutan bu çocuğun -kendisi için bir kahramandı- şu anda korkudan eli ayağına dolanmış gibiydi. Yavaş yavaş yaklaşmaya devam ettiler. Kesik bir ağlama sesi duyar gibi oldular. Demek ki canlı biriyle karşı karşıyaydılar. Ağlama sesi ikisinde de merhamet duygusunu canlandırdı ve Kasım, Fikret’in kolunu bırakıp öne doğru atıldı. Fikret, dur, der gibi bir el hareketi yapsa da Kasım bunu görmedi ve bankın bir metre kadar yakınına geldi. Çömeldikten sonra amirine talimat veren bir polis memuru gibi konuştu.


-Abi, köpek bu.


Burunlarına kesif bir koku doluşmaya başlamıştı. Fikret bir iki kere öksürdü ve burnunu üstündeki kazakla kapattı. Epey pis kokmasından anlaşıldığı üzere köpek oldukça kirlenmişti. Olduğu yerde uzanmış ve ince ince ağlamaya devam ediyordu. Kasım biraz yaklaşınca köpek hırlamaya başladı. Fikret bunu görünce arkaya doğru bir adım attı ve Kasım’ı da kendine çekti. Daha sonra Kasım’ın elinden tutup onu yerden kaldırdıktan sonra eline ıslak bir şeyler geçtiğini hissetti. Burnunu eline götürdü, iyice kokladı. Bu kandı.


-Lan köpek bir şey mi yaptı?

-Yok be. Nereden çıkardın?

-Elinde kan var.


Kasım elini alıp ufak bir dil hareketiyle elinde kan olduğunu fark edip yere tükürdü. Köpek ağlamaya devam ediyordu. İkisinin de içinde tuhaf bir kaşıntı vardı. İçi içlerini yiyordu. Tatlı meraklarının sebebiyeti, artık yerini, bilme isteğine bırakıyor ve çocukları harekete geçiriyor fakat hemen ardından gelen korku, bu isteklerini rencide ederek hareketlerini durduruyordu. Çok ağır adımlarla biraz daha yaklaştıklarında birden bir ışık hüzmesi tepelerinde beliriverdi. Fikret tam okkalı bir küfür savuracakken tepelerindeki lambanın yanmış olduğunu fark etti. Onun varlığını hiçbir şekilde fark edememişlerdi. Oysa bu epey büyük bir lambaydı. Ardından lambanın rötarlı çalışmasına bıyık altı birkaç sövgüyle beraber yere doğru baktı ve akan kanı gördü. Demin köpeğin neden kendisine hırladığını daha iyi anladı. İkisi de çözülen esrarın heyecanıyla birbirlerine bakıyorlar. Köpeğin bu duruma nasıl düştüğünü düşündükten hemen sonra o harekete geçme isteği Kasım’da daha ağır bastı.


-Ne yapacağız, dedi Kasım.

-Yarasına dokundurtmaz kolay kolay. Ama bir hâl çaresine bakmazsak sabahı göremez bu hayvan. Ulan ne yapsak acaba ya. Senin arabanda hiç kıyafet, çaput falan var mı? Bugün buldum böyle şeyler diyordun.

-Var var. Biraz diplerde ama.

-Tamam ben onları getircem. En azından köpeğin kanını durduralım. Sabah hastaneye götürürüz. Ha insan ha köpek, ne fark eder, bakarlar herhalde. Sen köpeğin başında bekle.


Fikret içini kaplayan bir görev bilinci ve endişe ile koşuyordu. Birkaç sokağı olağan gücüyle geçip Kasım’ın el arabasına kavuştu ve hemen altını üstüne getirerek kıyafetlerden birkaçını aldığı gibi geri döndü. Yolda gelirken sürekli elini yüzünü yıkadığı sebilde, elbiselerin birini güzelce ıslatıp hemen çıkardı. Döndüğünde Kasım köpeğin başında duruyor ve onun başını dizlerine koymuş tüyleriyle oynuyordu. Anlaşılan bizim ona zarar vermeyeceğimizi anladı diye düşündü Fikret.


-Kasım gel bakalım. Şimdi bak, bu ıslak elbise ile önce köpeğin yarasını temizleyeceksin. Daha sonra diğer elbiseyle yaranın üstüne bunu bağlayacaksın ama ne çok sıkı ne çok gevşek. Ben de o esnada köpeği tutacağım ki saldırmasın. Bağlamayı biliyorsun değil mi?

-Ayakkabı bağlar gibi bağlarım. Haydi sen köpeğin başına doğru geç.


Hemen hızlıca işlerini hallettiler. Köpek ne olduğunu anlayana ve yarasına yapılan pansumanın sancısını çekemeden işleri bitmişti. Fikret sancılı köpeğin başını okşuyor ve “sabaha kadar dayan aslanım” diyordu. Kasım üstündeki hırkasını köpeğin üstüne sermişti.


-Bir şey olmaz değil mi?

-Olmayacak, olmayacak. Merak etme.

-O… çocuğunun teki bıçaklamış hayvanı. Sen gittikten sonra yaraya biraz daha dikkatli baktım. Bıçak yarası olduğu çok belli. Ne istiyorsun ulan şuncacık hayvandan piç kurusu.

-Küfür etme. Ne konuştuk o kadar. Küfür edersen onlardan ne farkın kalacak. Gel bakayım yanıma.


Bunu dedikten sonra içinden okkalı bir küfür de kendisi savurdu. Kasım ellerini ısındırmaya çalışıyordu ve Fikret bunu fark etmişti. Onu da yanın çekti ve köpeği bir omzuna Kasım’ı diğer omzuna almış oldu. Hep birlikte sarılıp sabah olmasını beklediler. Üçü de yeni bir güne uyanacaklarını biliyordu ama hiçbiri uyumayacaktı.


Köpek cefakeş bir doktor tarafından özel olarak iyileştirildi ve köpeğe gün geçtikçe yapılacaklar listesi çocukların eline verildi. Gün geçtikçe daha iyiye gidiyor ve bu da iki arkadaşın mutluluğuna sebep oluyordu. Yavaş yavaş yürümeye başlamıştı. İki çocuk da köpeğin üzerine titriyordu. Bir yere gidecek olsa hemen arkasından birisi ona eşlik ediyordu. Kaldırımdan inerken zorlandığını gören çocuklardan biri hemen yanına koşup ona kızıyordu. Köpek ise yaptığı hatanın bilincinde başını öne doğru eğiyordu. Sonra çocuğun başını okşamasıyla köpek de başını kaldırıp dilini bir sevinç nişanesi görevinde çıkarıyordu.


Biraz da kendilerine benzettiklerinden, köpeğin iyileşmesi için çok uğraştılar bunca zaman. Aşçıdan arta kalan yemekleri istediler her gün, kenarda köşede buldukları battaniyelerin bir ucunu ona da verdiler. Günden güne kendini toparlayan bu karaltı artık gerçekten bir köpeğe benzemişti. Bu dostlarına her zaman köpek demek olmaz. Kendilerine ait hissettikleri bu karaltıya sahip değillerdi fakat onunla mutluydular. Bir isim koyalım diye düşündüklerinde ikisinin de aklından geçen isim aynıydı. Bunun olması bile başlı başına bir mucize gibiydi. Feleğin çemberinden geçen bu arkadaşlara yaraşır bir isimdi elbette, Felek. Ne çocuğa ne hayvana değer verilen bu dünyada kader onları bir araya getirmişti. İşte bu yüzden bu kadar kıymetlilerdi birbirleri için.


İçlerindeki sıkıntıyla beraber mekanlarına vardılar. İkisi işten geldikten sonra Felek koşarak onları karşılardı çoğu zaman. Yine bunu beklediler. Gelmediğine göre minderinde yatıyordur düşüncesiyle birbirlerine bakıp birkaç adım attılar. Beton yığınlarının arasından fırlayan otları eze eze ilerlediler. Altından böceklerin, üstünden soğuğun girdiği kapıyı ittirdiler. Çerçevesiyle örtüşemeyen, bir sürü boşluğu kalan bu levha kapıya pek benzemese de rüzgarı kesmeye yarıyordu en azından. Kapıdan girdikten sonra sol taraftaki minderde Felek yatardı, karşısındaki süngerde ise Fikret ile Kasım. Ortalarında kışın ateş yaktıkları varil vardı. Bir iki parça eşya ile de boş gözüken bu oda şimdi daha bir boş geldi gözlerine. Fikret yine endişeli gözlerle söylendi:

-Gelmemiş işte nereye kayboldu bu? -Biraz dinlenelim de aramaya çıkarız bir yerlerde sızıp kalmıştır belki -Köpek sarhoş mu olacak lan ettiğin lafa bak! Sen de merak ediyorsun biliyorum. Hiç öyle için rahatmış gibi durmaya çalışma. Senin için de çok değerli o! Haydi dön de gidip bulalım onu. Kasım’ın yorgunluktan kapanmak üzere olan gözlerinde sıkıntılı bir ifade belirdi. -Gözünü seveyim bir saat yatalım da sonra arayalım. Tamam bak geleceğim ben de merak ediyorum ama bizimki de can be!

Fikret’in içi içini yese de Kasım’a istemeyerek hak verdi. Yorgunluğunun geçmesi için o da biraz dinlenirse daha dinç olacak ve böylelikle daha uzak yerlerde arayabilecekti. Felek gelirse diye uyumadan uzanmayı düşünüyordu yorgunluğu geçsin diye ama birkaç dakika içerisinde uykuya daldı. Kasım irkilerek uyandığında saati anlamak için etrafa biraz bakındı. Bir saat derken sabahı getirmişlerdi belli ki. Hava aydınlanmaya başlayacaktı birazdan. Fikret’i dürttü.

-Uyumayalım diyordun da sen benden de beter çıktın. Kalk hadi. -Bekledim bekledim de dayanamadım işte. Ya yine piçin biri bıçakladıysa Kasım küfür yoktu hani diyerek göz kırptı Fikret’e. -Ne dediğimi biliyor muyum ben be. Nasıl yapalım şimdi dağılalım madem. -Tamam ben buradan gideyim bir şey olursa hastanenin orda buluşuruz. -Telefonumuz mu var nasıl haberleşelim oğlum. Saat ver bari. Sanki saatimiz var, diyerek güldü Kasım. -Tamam öğle bire kadar arayalım. Birde buluşuruz.

İlk zamanlar şehrin içinde saati öğrenecekleri yerleri bilmezken ezana göre buluşurlardı. Şimdi caddenin ortasına bir kule dikmişlerdi de saati rahatlıkla görebiliyorlardı.

Kasım soğuyan terleriyle sokak sokak geziyordu ama zaman ilerledikçe Felek’ten haber alamadığı için endişesi büyüyordu. Canını sımsıkı büren düşüncelerini yok etmek için biraz daha hızlı yürümeye başladı. Gözleriyle her noktaya olabildiğince dikkatiyle bakıyordu ama göremiyordu. Gözleri yerinden fırlayacak gibi oluyordu ama yine de hiçbir yerde Felek’ten eser yoktu. ”Ulan dinine yandığımının köpeği, nereye kayboldun?” diye bıyık altı birkaç sövgüden sonra yoluna devam etti. Kaldırımda gördüğü insanlara köpeği acele bir tavır ile anlatıp medet umuyordu ama nafileydi. Abi, abla, dede, dayı ne kadar hitap edilecek insan varsa hepsine sordu. Biraz daha buna devam etseydi ağaçlara sormaya başlayacaktı. Aklını toplamak için koşmaya başladı. Güneş, terleyen vücuduna yapışıyor ve onunla birlikte yer yüzünü dolaşıyordu. Zihnindeki düşünceleri bir türlü durduramıyordu. Ya başına bir şey geldiyse… Ya biri ona bir şey yaptıysa…Burada olmayacak iş yok… Her türlü bok var burada… Ulan ona bir zarar gelsin var ya yakarım bu dünyayı… Bir şey olmaz ona, dağ gibi köpek o, Felek lan o, ona bir şey olmaz… Olamaz.


Bu düşüncelerle meydandaki saatin oraya vardığında Fikret’i gördü. Saat bir olmak üzereydi. Belli ki dostu, kendisinden önce onu bulamamış ve bu meşgalesinden vazgeçmişti.

Fikret de yavaş yavaş kendisine gelmekte olan Kasım’ı seyrediyordu. Arkadaşının yanındaki o istemediği boşluğu fark edince hiç yaklaşmasın istedi. Kendisi onu bulamayınca yine de umudunu yitirmemiş, Kasım’ın yanında koşarak gelecek olan Felek’in kendisine doğru sevinçle koşuşunu hayal etmişti. Hayalini kurduğu köpek silüeti yerine Kasım’ın ardındaki cadde, arabalar, biz de bilmiyoruz nerede olduğunu dercesine kollarını açmış ağaçlar duruyordu.


-Sen de bulamadın demek. Her yere baktım ulan, herkese sordum. Bir Allah’ın kulu görmemiş. Gerçi onu ne zaman gören oldu ya. Acıyla kıvranırken de görmediler, sevinçle koşarken de. Neyse ne tarafa gidelim ne yapalım?

- Bilmiyorum Kasım. Sabahtan akşama kadar mendil satarken bile böyle yorulmadım. Ne bacağımda hareket edecek güç var ne de düşünebilecek beynim.


İlk kez dostunu böyle görüyordu. Hep endişeli olsa bile hastalandıysa iyileşecek, kaybolduysa gelecek derdi. Kahverengi bakışlarında umut parıltısı olurdu ama şimdi göz kapakları ışığı gölgelemişti.


- Tamam tamam kalk hadi. Biraz da hastane tarafına gidelim. Belki biz sorduktan sonra geçmiştir oralardan, yine sorarız birilerine.


Düştüğü umutsuzluktan çıkarma edasıyla elini uzatıp kaldırdı onu. Yoldaki plastik dubaları tekmeleye tekmeleye ilerlediler. “ Ah be Felek. Sen de geri gelsen ya şunlar gibi” Kasım her vuruşunda dikilen dubalara sinirlenmişti. Şu hastane kapısına gelen sedyeler gibi yatsın istiyordu tekmelendikçe. O sırada yanında durup kalmış olan Fikret’e baktı.


- Ne oldu be? Ayağın falan mı burkuldu? Gel taşırım ben seni atla hadi.

Eski günlerdeki gibi diyerek göz kırptı. Hiç oralı olmadı arkadaşı

- Ne ayağı be oğlum. Şuraya bak benim gözlerim mi yanlış görüyor.


Tam karşılarında, heybetli ağacın önüne park edilmiş beyaz kamyoneti işaret ediyordu. Hastane binasının boyuna yaklaşacak olan ağaca baktı bir süre. Ardından kamyonetin kasasından başını uzatmış silüeti seyretti. Uzun uzun bakmaya kalmadan kasadan fırlayıp üzerlerine doğru koşmaya başladı köpek. Köpekle mesafeyi ilk kapatacak diye yarışırcasına öne atıldılar. Tabii kazanan Felek oldu. Dışarı çıkardığı diliyle yalamaya başladı bu çelimsiz bacakları. İki dost da günlerdir aradığı arkadaşlarına sarıldılar.


- Neredesin oğlum sen öldük meraktan. (Köpekten cevap beklercesine durdu bir süre) Nasıl da atladı ama Fiko, arabadan uçarcasına. Arkasından bakıyorduk ya 200 basan BMWlerin. Onlara taş çıkardı imansız.


Fikret’in yüzünde sırma gibi dişleri gözüküyordu sadece. Gülüşü tüm yüzünü kaplamıştı. O sırada aynı kamyonetin şoförü kapıyı açıp çocuklara doğru yürüdü.


- Çocuklar, bu köpeğin günlerdir beklediği siz misiniz yoksa? Bir akşam kasaya bir baktım onu gördüm. Üşüdü herhalde dedim, biraz yemek verdim ama yok başka bir şey anlatıyor gibiydi. Saatlerce acı acı uludu. Nerden geldiğini ne zamandır arabada olduğunu bilsem oraya götüreceğim. Doktor kontrolüm vardı da hastaneye geleyim dedim. Vallahi çok sevindim aradığını bulmasına. Çok güzelsiniz çok. - Abi çok teşekkür ederiz. Günlerdir arıyoruz onu, dostumuz o bizim. Yine ona zarar verdiler diye ödümüz koptu. Allahtan iyi bir insana denk gelmiş.

Fikret de Kasım’ın dediklerini onaylarcasına başını salladı. - Sağ ol oğlum. Yeniden dostunuza kavuşmanıza çok sevindim.(Felek bunu onaylarcasına havlayıp Fikret’e sırnaştı) Epey yorgun görünüyorsunuz. Doğrusunu isterseniz biraz da acıktım. Yok onun tahlili yok bunun sırasıydı diye beklerken yoruldum da. Bildiğiniz güzel bir yer var mı burada yemek yemek için? Siz de gelin. Dostunuza kavuşmanızı kutlayalım. ‘’Yok abi sağ ol, aç değiliz.’’ diye diretseler de adam ısrar etti. Karınlarında hiç dinmeyen gurultuyu duymuş gibiydi. - Hadi bakalım ne taraftan gidiyoruz? Yolu gösterin bakalım. Akıllarına aynı yerin geldiğini gösteren bir ifadeyle güldüler. Esnaf lokantasından başka yer bilmezlerdi. Değil içine girmek camdan bakmalarına bile kızardı bazı restoranlar. İçeridekileri rahatsız ediyorlarmış, üstleri başları kir içindeymiş, restoranlarını kirletecekmiş diye diye hep kovulmuşlardı. En sonunda burayı bulmuşlar ve başka da bir yere gitmemişlerdi.

Bu yeni tanıdıkları adamla konuşarak birkaç sokağı geçtiler. Kapıya geldiklerinde lokantanın aşçısı her zamanki gülümseyişiyle onları selamladı.

-Vay, bulmuşsunuz sonunda Felek’i. Sevindim vallahi. Günlerdir doğru düzgün yemek bile yemediniz onu bulmak için.

Sanki her gün ziyafet çekiyorlardı diye aklından geçirdi, aşçı. Onları mutlu etmek için takındığı o gülümsemesini hiçbir zaman yüzünden eksik etmiyordu. Bu iki çocuğa iyi hissettirmek için elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Bir masaya geçerek sipariş verdiler. Yemekler geldi, ayranlar yine bıyıklarda kaldı. Adama Felek’i ile nasıl tanıştıklarını en başından itibaren anlattılar. O iyi adam da Felek’in ismini bu dünyaya, bu çocuklara yaraşır buldu.


Yemekler bittikten sonra çaylar hemen konuverdi masaya. Sonra aşçı da geldi oturdu masaya ve Felek’in nasıl bulunduğu anlatmalarını istedi çocuklardan. Kasım, çayından bir yudum aldı ve heyecanlı heyecanlı nasıl bulduğunu anlattı. Fikret “Yuh ulan ben ne güne duruyorum? Hep yanında değil miydim? Deli gibi aradık biz de senin gibi” dedi ve Kasım’ın sözünü keserek devamını kendi anlattı. Kasım’ın bu duruma canı sıkıldığını fark edince en sonunda “Felek ilk Kasım’a sarıldı valla, hisli hayvan” dedi ve hikâyenin sonunu ona anlattırdı. Aşçı bir aferin çekti her ikisine de. Daha sonra yanındaki adama da köpeği bulup teslim ettiği için bir teşekkür edip bu iki çocuğun ne kadar iyi ve akıllı olduklarını anlatmaya koyuldu. Karşılarındaki adam söylenilenleri samimi bir tebessüm ile karşılıyor, yenilen yemeğin vücudunda yarattığı ağırlıktan kendini sandalyeye yaslamış ve çayını yavaş yavaş içiyordu. Aşçı son sürat çocukların yaptığı iyilikleri, kendisiyle nasıl tanıştıklarını anlatırken birden sesi değişti. Gözleri dışarıda giden kasalı bir kamyonete takıldı.


-Kasım, bu senin araba değil mi?

Kapıya arkası dönük olan adam sırtını çevirip aşçının gösterdiği kamyonete bakana kadar Kasım ve Fikret masaya çayları dökerek oturdukları yerden fırladılar. Peşleri sıra Felek de koşuyordu.


-Şerefsizler. Bırakın lan arabamı. İçinde annemin fotoğrafı var.


Gün yavaş yavaş batıyordu. Kırmızı bir gökyüzüne doğru koşuyordu üçü de. Bir fotoğrafın, bir umudun, bir hayatın peşinden gidiyorlardı. Soluk soluğa kalmış Kasım’ın gözlerindeki yaşlar rüzgârla birlikte uçuşuyordu. Işıklar kırmızıya dönene kadar koştular ama yeşil ışık hep yanıyordu.


Ecem KAYABAŞ & Mustafa ÖZGÜL

1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör