FELEK



-Felek nerede lan?

-Bilmem, pezevenkler almıştır belki.

-Yürü git lan şuradan. Yeter. Her seferinde her seferinde aynı şakayı

yapıyorsun.

-Nereden bileyim oğlum? Dolaşmaya çıkmıştır, gelir birazdan.


Fikret sinirli ve tedirgin bir şekilde kalktı yerinden. Demin uyuyakaldıkları ufak, şişman ağacın gölgesinde kalan Kasım ona sinsi bir gülüş atmaya devam ediyordu. “Tövbe” çeke çeke yolun karşı tarafındaki sebilde elini yüzünü yıkadı Fikret. Daha iyi hissetti kendini. Birkaç yudum da su içip ağzındaki kuruluğun icabına baktıktan sonra gerisin geri döndü. Kasım hâlâ olduğu yerde uzanıyor ve uyumaya çalışıyordu. Ağaçların yapraklarının arasından süzülen ışıkları eliyle örtmüş ama bunda pek başarılı olamamıştı. Fikret ise endişeli bir şekilde sağına soluna bakıyordu. Felek’i hâlâ göremiyordu etrafta. Aklı mahmurluktan kurtuldu ve harıl harıl çalışmaya başladı birdenbire. Ya biri çaldıysa, ya araba ezdiyse, diye kendi kendine düşünmekten geri duramıyordu. Cevval bir köpekti ama bu cadde çok işlekti. Fikret burada öyle şeylere şahit olmuştu ki o güçlü köpeğin bile üstesinden gelebilecek bir yerdi burası. Her çeşit insan vardı. Şehrin üniversitesine uğrayan, en tekinsiz mahallelerde turlayan, devletin önemli binalarında dolanan bir otobüsün son durduğu yere çok yakındı bu çocukların durduğu yer. Otobüs, taksi, dolmuş ne ararsan buradan geçerdi. Akşam 6 gibi servisler görünürdü yolun başından. Saat yaklaşmadan trafik ışıkların orada biri mendil diğeri de su satmaya çalışırdı. İyi de kazanırlardı. Ağacın altında biriken kurumuş dallardan birini alıp yere sapladı. Saat dörde geliyordu ve karnının guruldamaya başladığını fark etti. Cebini yokladıktan sonra yeterli paranın olmadığını fark edince ayağıyla Kasım’ın ayağına hafifçe vurdu.


-İki liran var mı?

-Var. Neye lazım?

-Yemek yemeye. Açsan sen de gel. Ben sana suları sattıktan sonra veririm paranı.

-Saçma sapan konuşma lan. Ne zaman para mevzusu yaptık sana.

-Olsun. Geliyor musun?


Kasım elini Fikret’e doğru uzattı ve ondan aldığı güçle ayağa kalktı. Böylece birkaç sokak ötedeki esnaf lokantasına doğru yola koyuldular. Kasım biraz ilerledikten sonra el arabasını gösterdi. Fikret ise “bir şey olmaz” der gibi elini savurdu ve yollarına devam ettiler.


İlerledikçe caddenin kuru gürültüsünü arkalarına aldılar. Etraf sessizleştikçe karınlarındaki gurultu daha duyulur oldu.


-Ne yesek be Fiko?

-Sanki her gün ziyafet çekiyoruz da adamın sorduğu soruya bak. Bir çorba içeriz. Buz kesti, baksana.

-Mübarek güneş eşek öldüren değil insan öldüren zaten.

Lokantanın aşçısı çocukları selamladı. Onun tanıdık ve sevecen bakışları gibiydi burada yemek yiyenlerin bakışları da. Caddede mendil almamak için diretenlerin aksine burası sıcacıktı. Sokağın dilencisi de okumak için didinen beş parasız öğrenciler de her akşam burada yemeklerini yerdi. Arabasının içinde, dünyadan haberi olmayanlar ne bu havanın tokadını anlardı ne de yaz havası veren güneşin, terliklerine sıkışan ufak ayaklarını nasıl sızlattığını anlardı.


-Abi bize bir mercimek koyuver.

-Ulan bıraktık arabayı da aklım onda kaldı. Bir şey olmaz diyorsun ama hiç ayırmazdık yanımızdan. Aklım onda kaldı vallahi.

-Kokuşmuş arabayı alıp ne yapsınlar, sanırsın BMW'si var!


Büyük bir iştahla yemeklerini yediler. Arada birbirleriyle şakalaşıp eğleniyorlardı. Fikret'in yeni terleyen bıyıklarında kalan ayran onlar için ufak ama kimsenin erişemeyeceği bir mutluluktu. Tam kalkacakken garson elinde iki çayla yanlarına geldi ve “oturun” manasında bir el hareketiyle onları yerlerinden kıpırdatmadı. Kasım başıyla teşekkür ettikten sonra çaylarını yine sohbet eşliğinde içtiler. Hesabı ödeyip huzurlu ve heyecanlı bir şekilde lokantadan ayrıldılar. Karınları doymuş, zihinleri yerine gelmiş ve artık çalışmak için hazırdılar. Yeniden ağacın oradaki mekânlarına geri döndüler. Fikret’in yüreği her geçen gün daha da daralıyordu. Arabası hâlâ orada bütün yorgunluğuyla duruyordu. Fikret yanına gidip arabanın tekerleğini, pas tutmaya kesmiş saplarını, kartonunu kontrol ediyordu.


-Tamam be ne kıymetli araban varmış. Bak kimse senin lüks arabana dokunmamış ne güzel. Haydi yardım et de şu suları dizelim.

-Peçeteleri çıkartayım dur.

-Önce şunları bir dizelim. Onları da çıkartırsın Fiko?


Akşam saati yaklaşırken ellerindeki mendil ve suları taşıyan sepetleriyle ağacın yanından kalktılar. Yine iş vakti geliyordu. Para uğruna dilenci muamelesi yemek, yüzsüzlük yapmak gururunu kırıyordu Fikret’in. Bunun sıkıntısını düşünmekten Kasım dürtene kadar fark etmedi manzarayı.


-Felek Felek diye tutturacağına bunu düşünseydin biraz. Kafamızda mı taşıyacağız şimdi sepetleri!

Kasım haklıydı ama bugün için artık bir şey yapılamazdı bunun için. Mecburen kafalarına koydular sepetleri ve ışığın kırmızı olmasını büyük bir heyecanla beklediler.

-Abi almaz mısın? Buz gibi soğuk sularım var. Var buz gibi soğuk su. Soğuk sularım var.


Bazı arabalar pencerelerini açıp birkaç su alıyor bazıları hızlıca kapatıyor. En iyisi de acele edecek olanların para üstünü Fikret’te bırakması oluyordu. Aceleci bir tavırla üstünü bıraktıkları o birkaç lira onun için büyük bir servetti. Peçeteleri Kasım, suları Fikret almıştı. Kasım’ın işleri pek kesat gidiyordu bu saatlerde ama en azından bir şeyler kazanıyordu günü kurtaracak kadar.


Yeşil, sarı ve başla. 66 saniyelik bir yarış. En az 15 20 arabaya varıyordu ikisi de her seferinde. Genç bacakları atik ve çevikti. Servislerin şoför koltuklarına zar zor yetişiyordu Fikret’in elleri ama kamyonlar bir şey isteyince işi daha da zorlaşıyordu. Zıplayarak atıyordu suyu ve parayı da yine öyle alıyordu.


-Nasıl gidiyor lan, dedi Kasım yeşil ışık yanıyorken.

-Şükür vallahi bugün susamış millet. Bir tane Mercedes on lira verdi. Hatta fotoğrafımı bile çekti. Ünlü sayılırım oğlum artık ben.

-Eski Hastane Caddesinin medarı iftiharı Fikret… Senin soyadın neydi lan?

-Ne bileyim oğlum ben. Tayfur olsun ya. Ferdi Tayfur gibi olayım ben de.

-Haydi haydi. Kırmızı yanacak şimdi, bırak lafı.


Böyle böyle güneş battı ve yollar tenhalaşmaya başladığı bir saatte mekânlarına dönmeye koyuldular.


-Bereket versin bugün iyi gitti. Felek de gelmiştir belki bir varalım da.

-Gelmiştir oğlum bu kadar süre kaybolmaz zaten ortalıktan.


Ecem KAYABAŞ & Mustafa ÖZGÜL


FOTOĞRAF: Murat BİLGİÇ




0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör