Biz Küçükken de Kirliydi Dünya


“Nedir dedim bu yaşamak

Bir düş dedi, birkaç görüntü.”


Hayatı bir yerinden tutmuş olmanın yerinde ağrısıyla, rahmi yırtıp geçen ve buraya ayak basan bazı canlıların içinde yeşermeye başlayan hazin bir hikâyesi vardır. Hiçbir şey kolay olmadığı gibi, zorluğun dozu da yaş aldıkça artar. Şanslı doğmuş olmanın tadının, hiç yenmemiş ve yenmeyecek bir meyve kadar uzak olduğunun bilinci daha çok küçük yaşlarda yerleşir zihne. Bu aslında çocukluğun katlidir bir nevi. Erken büyümenin seçimi bize bırakılmaz. Bu bir zorunluluktur. Zaten hangi çocuk erken büyümek ister ki?


Diğer çocukların neşeyle koştuğu kırlar, ormanlar varken onlara uzaktan bakan birileri hep vardır. Korku tohumu içine ekilmiş her çocuk, koşmaktan ve uzaklaşmaktan men etmiştir kendini. Çünkü uzaklık, ölüm gibi bir şeydir. Bütün güvenin yitirildiği, tohumun yeşerdiği bir ölüm…


Sebebi ya da sonucu düşünülmeden yapılan her şeyi çocuklar yapar. Bir bardağı elinden fırlatan çocuğa onu neden yaptığını sormak, kırıldıktan sonra pişmanlık beklemek yersizdir. Oysa biz, kendimizin ve etrafımızın farkında olmaya başladığımız andan itibaren bardak kırmanın ne denli zararlı olduğunu kavramış olduk. O camlar hep ayaklarımıza battı çünkü. Yenilginin ne demek olduğunu da o sıralarda öğrendik.


İçimdeki Yangın filminde şöyle bir cümle geçiyor: “Çocukluk insanın boğazına oturan bir yumru gibidir. Kolay kolay yutulamaz.” Neydi bizim boğazımıza takılan o yumrunun adı? Hep öteki olmanın verdiği sancının birikmişi miydi? Yoksa bir çocuğun hissetmemesi, düşünmemesi gereken ne varsa bizde toplanmış olması mı? Belki ikisi de.


Kendini yaşamdan soyutlamış her çocuğun sayısız yarası vardır, her yaranın da bir adı. Kabuk tuttukça tekrar kanayan ve unutmaya izin vermeyen, adını kendisinin koyduğu yaralar…

Kendini hayat denen kuyunun dibinde bulan her çocuk Yusuf olamıyor. Kervanını bulan her

Yusuf da Mısır’a varamıyor. Varsa da Kenan’da kalan bir şeyler hep oluyor.


“Arıyoruz âlemin iç yüzünden

Yüzümüze yansıyan bir tasarımla gerçeği”


Bize uzaklarda bir şeyler aratan her ne ise, buldurmayan da o. Soyut ya da somut aradığımız her şeyi içimizde uzun yıllar sorgulamış olmanın bir getirisi bu. Çünkü inanmaya ihtiyacımız var. Çünkü her şey inançla başlıyor, tıpkı inançla son bulduğu gibi. Çocukken kalbe vehim vermeyen şeylere inanmayı tercih ettik. Aslında bir tercih de değildi. Hep korktuğumuz “o şeylerden” kaçmayı bilmenin bir tecrübesiydi.


Bizi esir eden ve bizim esir ettiğimiz onlarca duygunun pençesinde büyüdük. Fakat bir yanımız hep o çocuk olarak kaldı. Yaşadıkça her şey çoğalmaya devam etti. Yıllar beraberinde birçok acı getirdi. O acıların hiçbiri bir diğeriyle denk düşmedi. Ama bir şeyi çok iyi bildik. Hep eksik hissedecek olmanın hüznü her acıya üstün gelebilir.



İlayda KALKAN


Görsel: Çingeneler Zamanı (Emir Kusturica)

2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Sırasıyla