Bir Tuhaf Öfke Meselesi -2-

Ertesi gün ustam arabaya biraz daha bakıp birkaç yerini düzeltti. Arabanın sahibi gelip benimle birkaç lafladı. Yaptığım işe şöyle bir göz ucuyla baktı. Kot bir pantolon giymiş, üstünde şık ve pürüzsüz bir gömlek vardı. Kollarını biraz sıyırmış ve saatini meydana çıkarmıştı ki, bu sırada parmağının birinde bir yüzüğün parladığını gördüm. Ellerim işimde, gözlerim ise adamın üstündeydi. Bir an ustamla göz göze gelip işime devam edene kadar adamı iyice inceledim. İçime ince bir burukluk birikmişti ama öfke mi yoksa hüzün mü olduğunu kestiremedim. Öfkelendiğimde çok zamanlar sinirden gözlerim dolardı. Şu an gözlerim kupkuruydu. Bu da burukluğun sebebini meydana seriyordu. Elde edemediklerimin hüznü olsa gerek diye düşündüm. Benim saatim de yüzüğüm de olmamıştı. Hoş, gerçi yüzük takmayı hiç istemedim ama saatim olsa fena mı olurdu? Evimizde bir duvar saati vardı ama o saati bileğimde taşımak imkânsızdı. Belki onu küçültebilirsem takabilirdim ama bunun nasıl olacağını bilmiyordum. Tekerlek değiştirmeyi biliyordum. Tekerlek takmayı da biliyordum. İç aksamından biraz anlıyordum ama ustam her zaman bakarak olurdu yanımda. Çay demlemeyi de biliyordum ama saati bileğime koyamazdım. Arabası olan adam, zamanı bileğine sabitleyebilecek bilgiye sahipti de şu arabanın basit işlerinden anlamayacak kadar da bilgisiz herifin tekiydi. Arabadan anlamadığı için zamanını hızlandıran bu aracı kullanması da o kadar saçma geldi bana. Doğrusu ustam pek uğraşmıştı bu haşata dönmüş araba için ama yine de arabanın hâlinden anlaşılmayacak bir şey yoktu. Bu görece zengin adam arabayı tamir ederken kirlenmek istemiyor diye düşündüm ve bu sefer içimi bir öfke kapladı. Benim veya ustamın kirlenmesinden yana değildi hatta bunu seviyordum. Fakat dün ustamın o yorgunluğunu düşündüm ve buna mecbur olduğunu hatırladım. Arabası olan adam buna mecbur değildi ama ustam mecburdu: Neden? Arabası olan adam arabasını alıp gitti. Ustam da arkasından el salladı ve tulumunun göğüs cebinden sigarasını çıkarırken bana taze çayın olup olmadığını sordu. Ben de işimi bırakıp mutfağa gittim ve sabah demlediğim çayı bardaklara doldurdum. Pek çok vakit taze çay yerine bayat çay içiyorduk ama bundan şikâyetçi olmuyorduk. Saat öğleye geliyordu ve çay da hâliyle biraz bayatlamıştı. Ustam dünkü yerinde duruyor ve artık yavaş yavaş aşındırdığını düşündüğüm o kapıya yaslanmış sigarasını içiyordu.

-Gel otur bakalım. -Ne süslü herifti usta. Yüzüğünü gördün mü? -Arkasından konuşma Aziz. Ne derdin varsa insanların yüzüne söyle e mi oğlum? -Usta, dün sen de arkasından laf ettin adamın ama. Bu nasıl araba böyle, dedin. Bu paraya olur mu, dedin. -Hata ettik işte. Öfkeliyken pek konuşmamak lazım.

Azarlarken aynı zamanda nasihat de vermekten geri durmayan ses tonunu çok iyi tanıyordum ve başımı öne eğip çayımı içmeye başladım. Ustam eğer o an hiç konuşmasaydı başımı asla yerden kaldıramayacak kadar utanmıştım. Kulaklarıma bir ısı saplanmıştı. Ellerimi kulaklarıma doğru götürdüm ve ustam bunu fark etti.

-İnsan hata yapacak ki öğrenecek değil mi Aziz? Utanma yaptığından. -Doğru diyorsun usta. Zoruma gitti onun arabayı hemen alıp gitmesi. Sen o kadar uğraştın ettin, o aldı gitti. Dün işi bitireyim diye o kadar yoruldun. Yine burada böyle çökmüştün. Sigaranı içerken bile gözlerin kapalıydı usta. O iki dakikada aldı gitti arabayı. Ne bileyim zoruma gitti işte.

Sigarasından çok ama çok derin bir duman çekti. Öyle bir üfledi ki içindeki bir yangını söndürmeye çalışıyor sandım. Üzüntüsünü yüreğimde öyle hissetmiştim ki sadece çayımdan bir yudum alıp bana cevap vermesini diledim. Soru sormadım ama bu büyük “ah” karşısında kendimi çok çaresiz hissetmiştim. Uzaklara doğru bir bakış attı ve sigarasını içmeye devam etti. Gözüm çay bardağına ilişti ve ikinci bardağı doldurmak için kendi bardağımı da hızlıca içip mutfağın yolunu tuttuğumda bir çakmak sesi daha işittim. Geri döndüğümde masanın etrafında olan bir sandalyeye oturmuş benim gelişimi bekliyor gibiydi. Geç otur diye bir işaret yaptı bana ve kendi bardağımı da masaya bırakıp oturdum. Bacaklarıma biriken tozları elimle silkeleyip ustama çevirdim gözlerimi. Bana ne diyecekse merakla bekliyordum.

-Sen kaçanlardan mısın kovalayanlardan mı? -Anlamadım usta. -Büyüyünce anlarsın Aziz’im.

Kaşları yine gevşemiş ve yüzüne bir ışık inmiş gibi oldu birdenbire. Ay gibi bir yüz karşımda tebessüm ediyor ve yıldızlarını yer yer bana da gösteriyordu. O kadar sigara içmesine rağmen dişleri nasıl bu kadar beyaz kalabiliyordu.

-Ne oldu usta? -Sen bana dün yukarıdaki adamı sormuştun, hatırlıyor musun? -Evet usta. Hazreti Ali demiştin sen de. -Evet demiştim. Kim peki o bilir misin? Necidir, kimin nesidir? -Hazreti dediğine göre peygamberdir herhalde usta. Her peygamberin başına Hazreti koyuyorlar ya. -Sayılır ama aramızda kalsın bu. Peygamberin damadıdır o. Saygın insanlara Hazreti derler Aziz. -Ee usta o zaman sana da Hazreti diyelim. Ben sana çok saygı duyuyorum. Babam da duyuyor ama sana Hazreti demiyor. -Öyle değil be oğlum. Herkesin saygı duyması lazım. Çok saygın olman lazım. Bir yığın insan Ali’ye saygı duymuş ki, ona layık bulmuşlar Hazreti lakabını. Hem ona Allah'ın Arslanı da derler. -Hadi ya. Demek Allah’ın arslanı varmış. İlk defa duydum usta. Neden öyle diyorlar peki? -Savaşlarda çok kahramanlık yapıyormuş da ondan. Çok cengâver bir adammış. Gücüne kuvvetine yaklaşacak biri yokmuş. Güçlü olduğu kadar da bilge biriymiş. Gücünü çok zor durumda kaldığında kullanırmış sadece. Kelimeleri bileğinden daha güçlüymüş ama. Önemli olan da budur. Güç, insanın bileğinde değil yüreğinde ve zihnindedir. -Yukarıdaki yazıhanede neden onun resmi var peki usta? -Ben de pek severim onu. Ondan yukarıya çerçevesini astım. Onu seveni de severim bak. -Ben şimdiden çok sevdim Ali’yi.

Bana ilk defa sarılmıştı. Başımı omzuna götürüp elleriyle başımı okşadı. Güneş, üzerimizdeki beyaz ve birkaç metre eni ve boyu olan saçağın ufak bir deliğinden gözüme vurdu birden. Sonra sırtıma hafif darbeler indirip hâl diliyle içeriye geçmemi söyledi. İşlere koyulurken içimdeki burukluk yerini meraka ve güzelliğe bırakmıştı. Karnımı gıdıklayan kelebeklerim, yüzümde tanımadığım bir gülümseme bırakıyordu. Sahi kimdi bu Ali?


Mustafa ÖZGÜL


1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör