Bir Tuhaf Öfke Meselesi -1-

-Nerede kaldı len 12-13 anahtar.

-Getiriyorum usta.

-Çabuk ol, çabuk.


Her zaman saat on ikiyi vurmadan önce yer yer sıvası dökülmüş bu üç dört metre kadar uzunluğundaki dükkânın havası buhurlaşır ve ustamın sigarası hep yaptığı işe bulaşır. Uzun sigara yarım yamalak sarılmış, bıyıklar sigara içmekten yavaşa yavaş boza çalıyor. Pek de gür sayılmaz. Sanki dudaklarının üstünde zoraki duruyor. Beline kadar yağa bulanmış tulumunun turuncu rengi artık solmaya yüz tutmuş ve ömrünü adadığı bu işten kurtulacağı gün o tulumu da yakacağını her zaman yan dükkândaki kaportacı Ercan’a söyleyip dururdu. Yine saat on iki ve dükkân buhurlaşmış. Havada kesif bir acının sancısı olarak Müslüm Gürses çalıyor. Radyodan geldiğini anlamam biraz zamanımı alıyor ve irkiliyorum. Evet, ustam benden anahtar istemişti. “Hasret rüzgârları çok erken esti”.


-Buyur usta.

-He, sağ ol oğlum. Ulan adama bak ya, arabayı haşat etmiş. Bırak bunu yapmayı hurdacıya versen bunu almaz parçalamak için. Bir de gelmiş şuncacık paraya işi bağlamaya çalışıyor.

-Kabul etmedin mi usta?

-Ettim. Ne yapalım? Hiç yoktan iyidir de buna değer mi be Aziz? Şuna bak, gel bir bak. Nasıl parça pinçik etmiş bak. Şeytan diyor bırak git ama para lazım be oğlum, ne yapacaksın!


O sırada radyodaki şarkıyı duydu ve ona yarım ağızla eşlik etmeye başladı. Arabanın kaputunu açmış ve içeride harala gürele bir şeyler yapmaya çabalıyordu. Ağzını yer yer büzüyor, yer yer dudaklarının kuruluğunu almak için dilini çıkarıp dudaklarını hafifçe yalıyor, zorlanıyor ve boncuk boncuk terlemeye başlıyor. O an gözümde ufak bir çocuktan farksız kalıyor. “Ben bu dünyaya geldim sakinim. Kalsın benim davam divana kalsın”.


-Koş radyonun sesini aç, fırla.


Ustam bu şarkıyı çok sever. Gerçi bu şarkıya, şarkı dediğimi duyunca çok kızardı. “Ne şarkısı oğlum deyiş bu deyiş” derdi. Kaşlarını çatıp babacan bir tavırla başını döndürüp şöyle bakardı bana ama başımı en sonunda okşar ve kaşları bir yay gibi gevşerdi. Beni sevdiğini belli etmekten çekinmez ama usta çırak münasebetinden fazlasına müsaade vermezdi. Kendisi fosur fosur sigara içer, benim kullanmamam için saatlerce nasihat verirdi. Kendisi akşamdan akşama demlenir ama benim içmemem gerektiğini söylerdi. “Bir iki kadehten bir şey olmaz ama insan bir başladın mı gerisini sayamıyor oğlum” derdi. Yine de onun sarhoş olduğunu hiçbir zaman görmedim. İşlerimiz çok olunca bazen geceye kadar çalışırdık. İşte o zamanlar dükkânın arka tarafında mutfak kapısının yanında duran kirli el izleriyle dolu olan buzdolabını açar ve sessiz sedasız ufak mutfağa geçer ve rakısını yudumlardı. Bunu benden saklayarak yapmaya özen gösterirdi. Ben ise işime devam edip ufak bir tebessüm ile karşılardım onun bu utangaç tavrını. Mutfaktan çıkınca bıyığını elinin tersiyle silerdi. Üzerinde hiçbir hoşluk olmadan yanıma gelirdi. İşi düzgün yapıyor muyum diye kontrol ederdi ve ufak bir aferin ile geçiştirip o da işine koyulurdu. “Dostlar beni bir kazana koydular. Kırk yıl yandım daha çiğsin dediler”.


-Aziz tut bakam şu anahtarı. Git yerine as da bize bir çay demle bakam. İmansız ne biçim araba len bu. Hakkından geldik de üç kilo verdik. Şuna bak vıcık vıcık ter oldu her yerim.

Alnını eliyle silip yere doğru savurdu. Ben de mutfağın yolunu tutup çay demlemeye gittim. O sırada gür bir sesle bana kül tablasının nerede olduğunu sordu ama kül tablamız yoktu. Geçenlerde sigarayı bırakma yemini ettiği için onu çöpe atmıştı. Çayı koyup mutfaktan başımı çıkardım ve kül tablamızın olmadığını söyledim. Çayı demledikten sonra ellerimi temizleyip bardakları kavradım ve elim yana yana dışarı kadar çıktım. Ustam ise o esnada dışarıda oturuyordu ve kendi kendine hayıflandığını görür gibi oldum. Çayları elimle getirip ustamın önündeki masaya koydum. Sigarasından ilk dumanı çekmenin mutluluğu ile dükkânın büyük kapısına yaslanmıştı.


-Tek şeker attın değil mi?

-Evet usta. Öğrendim gari kaç şekerli içtiğini.

-Vay, güzel demlemişsin bak. Çayı iç de kaç istersen. Bugün çok çalıştın.

-Usta, az bir işim kaldı onları da halledeyim giderim olmadı.


Çaylarımızdan yavaş yavaş yudumlar alırken gün yavaş yavaş yerini geceye bırakmaya hazırlanıyordu. Akşam ezanı okunmuştu. Sanayinin gürültüsü de yerini yorgun bir sessizliğe bırakmıştı. Açık olan dükkânlar ışıklarını açmış, yavaş yavaş kapanmaya hazırlanıyordu.


Bu dükkâna geldim geleli epeydir içimi kemiren bir soru işimden elimi ayağımı çekince aklımı kurcalıyordu. Şimdi zamanı mıydı bilemiyorum ama aklımın içinde bir sağa bir sola savruluyor ve dışarı çıkacak bir hüzme arıyor gibiydi. Çayımdan bir yudum aldım belki diner diye fakat oralı değildi. Radyodaki müziklere kulak kesildim ama soru sorulmayı talep ediyordu. Yorgundum, tüm kemiklerim sızlıyordu yorgunluktan. Bunu beyaz boyası sökülmüş tabureye oturunca daha net fark ettim. Ayaklarımın altı karıncalandı.


-Usta şu odanın içindeki adam kim?

-Hangi oda?

-Şu yukarıdaki oda var ya...

-He, onu mu diyorsun?

-Evet, merak ettim de epeydir. Soracağım soramadım. Ya aklımdan çıktı, ya çekindim senden.

-Çekinme oğlum. Ne olacak? Ustaya soru sormaktan çekinilmez. Sen bana soracaksın ki ben sana öğreteceğim. Yoksa yemişim öyle ustalığı.

-Haklısın usta. Kim peki o?

-Hazreti Ali.


Mustafa ÖZGÜL

2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör