Babil Şehzadesi -2-



Bu garip öykü elbette ki aklın alacağı türden değil. Keza ben de pek önemsememiştim. Yalnızca öğretmenimin bilgeliğine sunulan bu acayip öykü başka hiçbir yerde geçmez ve kimsenin bundan en ufak bir haberi yoktur; benden başka. Evet! Bana bu talihsiz öyküyü anlatan profesör de hayatta olmadığına göre içinde hakikat barındıran bu esrarengiz hikâyenin doğruluğunu kanıtlayacağım kişiler yalnızca şu anda beni okuyan sizlersiniz. Elbette ki canıgönülden inanmanız gerekiyor.


Bu öyküyü çoktan aklımın derinliklerine gömmüş olduğum sıralarda bir gün, çocukluk arkadaşım olan Yusuf'la İstanbul'daki (Şu anda adını vermemin tekinsiz olacağı) bir ormana temiz hava almaya gitmiştik. Gündelik şeylerden konuşurken konu bir şekildeBabil'lilere gelmişti. Arkadaşım, günümüzde yaşayan Araplar, Kürtler ve dahi Türkler gibi Mezapotamya’da yaşamış ve yaşıyor olan tekmil ulusların ulusların bir şekilde Babil'lilerden miras genlere sahip olduğundan söz etti. Öyle ya, Babilliler uçup gitmemiş çeşitli ırklarla karışmışlardı. Şu anda aramızda dolaşan bazı kimselerin haliyle onların torunları olacağını, belki de ikimizden birinin bir kral torunu olduğunu söyleyecek kadar lafı uzattı. Nedense o bunları anlattığı sırada aklıma fakültedeki hocamın anlattığı hikâye gelmemişti. Belki de çok önemsememiştim. O yüzden onun bu uçsuz bucaksız varsayımlarını dinlemekle yetiniyor ve ara sıra böğürtlen yiyordum. Bir ara yakınımızdaki çalılıklardan bir hışırtı geldi. Bunun üzerine Yusuf, tehlikeli olabileceğini de varsayarak temkinli bir şekilde çalılıklara yaklaştı ve zafer çığlıklarıyla beraber bir sultan papağanının dalların arasına sıkışmış olduğunu söyledi. Kuşlara eskiden beri merakı olduğu için onun bu dehşet sevinci mazur görülebilirdi. Az sonra çalıların arasına dalıp elinde yer yer alacalı, boz renkte bir kuşla geri döndü. Kuşun hiçbir sorunu olmadığını ve orada sanki kendisinin gelip onu almasını beklediģini söylerken o kadar sevinçliydi ki! Buna nedense inanasım geldi. Zira kuş avuçları arasında hiç de rahatsız görünmüyordu. Az sonra omzuna bırakmayı göze aldığı papağanın uçmadığını hayretle seyrettik. İşte o zaman Yusuf'un keyfine diyecek yoktu. Papağanı kollarında gezdiriyor, öpüyor, kokluyor ve ağzı kulaklarında, seyrediyordu.


Onu, bu sevinciyle baş başa bırakıp türlü düşüncelere dalmışken artık gitmemiz gerektiğini söyledi Yusuf. Nitekim bu kadar temiz hava ve hediye olarak sultan papağanı ona yetmişti. "Ne yani!" diye ünledim. "O da mı bizimle gelecek?"


Bunu oldukça doğal karşılayan Yusuf başını sallayarak "Onu zorla alıkoymuş değilim ki! Baksana nasıl da sevdi beni. Onu evime götürüp tıpkı bir arkadaş gibi davranacağım ve ne zaman isterse gitmesi için kayda vurmayacağım." dedi. Haklıydı, üstelemedim ben de.


Aradan bir hafta geçmişti. Bir akşam Yusuf, telaşla evime gelip çok önemli bir şeyden bahsedeceğini söyledi. Bunun için yalnız kalmalıydık. O kadar solgun heyecanlıydı ki!.. Sanki bir Çin işkencesinden kurtulmak için bana başvurmuş gibiydi. Aceleyle çalışma odama geçtik ve olan biteni anlatması için onu rahat bir yere oturtup başında ayakta beklemeye başladım. Anlatmaya başlamadan önce boğazının kuruduğunu ve bir yudum su içmesi gerektiğini söyledi. Bu dileğini de yerine getirdikten sonra söze girdi: “Sen benim yıllardır arkadaşımsın. Bilirsin, insan ailesine inandıramadıklarını arkadaşına anlatır, onların ciddiye almadıkları şeye arkadaşının canıgönülden kulak vereceğini bilir. İşte ben de bu bilinçle sana geldim. Lütfen derdime derman ol!" "Ne oldu?" dedim, "Çekinme anlat, ben daha şimdiden senden yanayım." dedim.


Heyecanla "Ah!" diye ünledi. "Bu o kadar inanılmaz bir şey ki, neredeyse deli olduğumdan şüphelenmeye başladım. Ama dur! Anlatacağım. Bak şimdi; bu bir haftadır acılar, korkular içinde kıvranıyorum. Sebebi de ne, biliyor musun? Bir el, bir çift el... Beni her gece gün doğumuna yakın bir saatte boğarak uykudan uyandırıyor ve sebebini de bir türlü bilemiyorum. Etrafıma aniden göz gezdiriyor fakat kimseyi bulamıyorum odamda. Yalnızca ben ve papağanım..."


Burada kanım dondu, tüylerim diken diken olmuştu. Benim bu durumumu fark edemeyecek kadar kendisini anlattığı dehşetengiz meseleye kaptıran Yusuf, anlatmaya devam etti;


"Başka kimse yok! Bu durumu aileme anlatma talihsizliğinde bulundum fakat onlar beni deli sanmaktan başka bir işe yaramadı. Hani kardeşimden de şüphelenmemiş değildim ama o kadar şaşırmış hatta alaya alıp bunun, benim bir kuruntum olduğunu iddia etmişlerdi ki inanmadan edemedim. Sahi ya hangi kardeş gecenin bir vakti kardeşinin boğazını sıkarak şaka yapar ve aniden kaybolurdu. Ben anca gündüz vakitlerinde bu dehşetin etkisinden sıyrılıp kendimi toparlamaya başlıyor, geceleri ise uyumaya bile korkar oluyordum. Deli olduğumdan şüphelenmedim de değil hani. Bir düşün ki her gün aynı vakitte bir çift el boğazına yapışıyor ve sen uyanıp da kimsecikleri göremiyorsun. Her neyse, bundan sonra aileme bu konudan söz edecek değilim. Artık kendi yalnızlığımla bu durumda pençeleşiyorum."


Biraz durdu. Ben de bir şey demedim. O tekrar "Ve tuhaf olan da ne, biliyor musun? Bu eller boğazıma yapışmadan hemen önce kendimi -belki de- cennette, dünyada görmediğim kadar güzel bir kızı seyrediyor olarak buluyorum. Elbette rüyamda... Ve bana hizmetçimmiş gibi türlü türlü yemişler, içkiler sunuyor"


"Her gece mi?" diye sordum şaşkınlıkla.


"Evet, her gece aynı huri, ve ben her gece sanki Babil'in Asma Bahçelerinin bir köşesiymiş gibi güzel bir yerde ağaçların arasında oturuyorum ve sanki inat etmişçesine onun bana sunduğu cennet meyveleri ve içeceklerine burun kıvırıyorum."


Artık kendimden gizlememin bir manası yoktu. Bu apaçık profesörün bana anlattığı öyküyle alakalıydı. Sordum;


"Peki uyanınca odanı tam olarak nasıl buluyorsun?"


"Dedim ya, her şey yerli yerinde. Odada yalnızca ben ve papağanım duruyoruz. Hatta ilerleyen günlerde kapımı kilitleyip pencereleri de kapalı mı diye kontrol edip uyuduğum zaman bile bu işkence başıma geldi. Yani dışarıdan bir müdahalenin söz konusu olmadığından eminim. Öte yandan ben ve papağanımdan başka kimsenin de içeride bulunduğu yoktur. Hani neredeyse papağanımdan şüpheleneceğim."


Bir kez daha ürperdim. Şimdi ikimiz de derin düşüncelere dalmıştık. Bir çıkış yolu bulabileceğime inanç getirmiş olsa gerek beni rahat bırakmıştı. Peki ben ne yapabilirdim ki? Şimdi bile kendime itiraf edemediğim bu lanet, nasıl olmuş da Yusuf'a tesir etmişti. Nebukadnezzar bu kadar mı günaha girmişti de lanet, talihsiz torununa kadar yetişmişti? Öyle ya, daha sonra Armiya Peygamber dışındaki çeşitli peygamberleri de yalanlamış ve hatta işkence edecek kadar ileri gitmişti! Ama bu nasıl olabilir?


"Peki," dedim "Uyanınca papağanını ne halde buluyorsun?"


Dimdik bana baktı. Zoraki bir gülümsemeyle ondan şüphelenecek kadar ileri gideceğime inanmayacağını söyledi.


"Elbette ondan şüphelenmiyorum." dedim. Ona bildiğim korkunç lanet öyküsünü anlatacak değildim. Yoksa o an öldürmüş olurdum.


"O zavallı her zaman olduğu gibi başucumdaki pencereye tünemiş vakur bir şekilde duruyor, ne yapsın?"


Bu defa dehşetten gözümden yaş gelecek oldu. Arkamı döndüm ve düşünceli bir şekilde ellerim arkada odayı arşınlamaya başladım. Ulu Tanrım! Başıma bundan daha tuhaf ne gelebilirdi ki? Eğer bir trafik kazasında ölmüş olmasaydı bahtsız dinler tarihi profesörüne başvurabilirdim. Fakat işte yalnızdım ve arkadaşımın derdine derman olacak tek kişi -öyle sanıyordum ki- bendim. Ne psikiyatr ne de cinci hocalar başa çıkabilirdi bununla. Fakat benim elimden ne gelebilirdi ki?


Bir anda zihnimde şimşek çaktı. Gerçi bu öyle pek ahım şahım bir fikir değildi ama yine uygulanacak programın ilk zinciriydi: Yusuf bir hafta benimle kalacaktı. Bunu ona söyleyince rahatladı. Fakat bir anda aklına gelen sultan papağanı benim huzurumu bozmaya yetti de arttı bile. Çünkü onu alıp da bize getirmeyi teklif etmişti. O korkunç varlığı evime alır mıydım sanıyordunuz? Eğer elimde olsa, Nebukadnezzar'ın öldüremediği gibi, benim de öldüremeyeceğimden emin olmasam bir çırpıda boğazlamıştım onu.


"Bak Yusuf," dedim "Bununla uğraşmaya değmez, eve telefon et ilgilensinler."


Uysal bir çocuk gibi dediğimi yapmaya koyulduğu sırada zihnimde ikinci bir şimşek çaktı: Ya bu lanet diğer aile fertlerine uğrarsa? Aman, dedim sonra. Olacağı varsa şimdiye olurdu. Hiç yoktan şom ağzımı açmayayım. Hem belki bu, son derece adil olan Tanrı'nın herkese layık görmeyeceği bir cezaydı, kim bilir...


Böylece kararlaştırdıktan sonra Yusuf, bir hafta boyunca bizde kaldı ve değerli okuyucularım, size bu müjdeli haberi vermekte acele etmemi hiç de garipsemeyiniz, bir hafta boyunca huzurla uyuyup huzurla uyandı. Ne kadar mutlu olduğumu bu satırlara sığdıramam! Öyle ki Yusuf bile ondan daha fazla sevinmeme şaşırmıştı. Ah! O zaman benim bildiğimi nereden bilebilirdi ki... İleride anlatmasam!


Her neyse, bu bir haftadan sonra Yusuf'un tekrar evine dönmesini kararlaştırdık. Bu sayede lanetin kuşun yanında bulunmakla alakalı olup olmadığı anlayacaktım. (Yusuf henüz planımdan habersizdi tabii)


Evine döndükten sonra Yusuf'tan bir telefon geldi; gece boyunca huzurla uyuyup huzurla uyanmıştı ve ne rüyadan ne de bir çift elden eser vardı şimdi. Yalnızca bir mesele onu üzüyordu ki biricik papağanı, Şımarık adını verdiği kuşu, ailesinden öğrendiğine göre odasındaki bir boşluktan süzülüp kaçmıştı. Hem de bir hafta önce...


Daha fazla söze gerek yok değerli okuyucularım. Emin olun aklınızdaki binbir soru benim aklımda da mevcut. Bu olayla alakalı somut olarak elimizde yalnızca Yusuf'un o gitmiş olduğumuz ormanda çektiği bir fotoğraf var. Üzgünüm, o ormanın ismini veremeyeceğim. Ben ve Yusuf dahi oraya adımımızı atmayız. Zira Nebukadnezar'ın öyküsünden bahsettikten sonra Yusuf'un da temiz hava almak için o ormanı, hatta başka herhangi bir ormanı tercih etmesine imkân ve lüzum yok! Babil şehzadesi biricik Yusuf'a ithafen...


Y.

4 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör