Adı Konulmamış Kader

Güneş, bütün yakıcılığıyla asılı dururken gökyüzünde, bir kadın göründü sokağın başında. Öylesine yılgın, öylesine pespaye. Adımları sakindi, bir yıkıntıdan ibaret bedeni yorgunca ilerliyordu caddede. Gözleri herkesten farklı bakıyordu etrafa. Belki biraz korkuluydu ama herkesten farklı olduğu kesindi. Kulaklarında çınlayan sesten kurtulamamıştı iki gündür. Her ne kadar normal davranmaya çalışsa da, yüzündeki ifadeden anlaşılan birçok duygu vardı. Öyle ki, sabahın ilk ışıklarıyla pavyondan çıktığı sırada garson Cemil onu durdurmuş ve neyi olduğunu sormuştu. Cemil'e, "dün gece birini öldürdüm" diyememişti elbette. Onu iten, engelleyen bir şeyler olmuştu ama ne olduğunu bir türlü bulamamış, sonunda da yan koltuğunda kanlar içinde yatan adamla birlikte karanlığın yolunu tutmuştu.


Kaç yıldır bu cenderenin içindeydi, saymayı bırakalı çok olmuştu. Kafasının içinde onu yiyip bitiren şeyler biriktikçe vücudu da güçsüz düşüyor, kendini asırlık hissediyordu. Çatlayacak kadar ağrıyan başını ellerinin arasına aldı ve sokağın ortasında öylece birkaç dakika durdu, ta ki arkasındaki arabanın kornasıyla irkilene kadar. Kendine gelip yürümeye devam ettiğinde evinin bulunduğu sokağa vardığını fark etti. Ortalıkta her şey yine aynıydı. Eve vardığı an kendini salondaki kanepeye attı. Uyuması dakikalarını bile almamıştı. Yorgundu, yalnızdı ve katildi.


Gözlerini açtığında uyuyup uyanmanın arasından ne kadar zaman geçmişti, kavrayamadı. Uyandıktan sonra tek yaptığı, pencerenin önüne geçip sokaktaki çocukları izlemek oldu. Kendi çocukluğunu anımsadı, o yitik geçmişi...

Hafızasından silmek istediği onlarca anıdan biri dün geceki adama aitti. Henüz on yaşındayken vücudunda oluşmuş morluklar geldi aklına. O zamanları düşündükçe, o ıssız ormanda kazdığı çukuru eşelemek ve o adamı bir daha öldürmek istiyordu.


Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktığında havanın tamamen kararmış olduğunu gördü. İçindeki hezeyana karşın odasına geçti, üzerini değiştirdi ve dış kapıya yürüdü.

Sokakta yürürken etrafına hiç bakmadı. Sadece birbirini takip eden ayaklarına bakıyordu. Sanki, o kimseye bakmazsa kimse de ona bakmayacaktı. Ansızın bir acı yokladı içinin en derinlerini. Yabancısı değildi, çoğu zaman pavyonda söylediği şarkıların arasında da gelirdi bu acı. Zaten en çok şarkılar kanatmaz mıydı insanın yüreğini?


Acı duymak, diye düşündü. Tıpkı pişman olmak, korkmak, mutlu olmak gibi olağan duygulardan biriydi. Ama bu defa daha başkaydı sanki. Oysa böyle olacağını düşünmemişti. O adam öldüğünde, acıları da ölmüş olacaktı.

Uyku, bedenini dinlendirmişti az da olsa. Fakat ruhu dinlenmiş değildi. Neden böyle olmuştu? Böyle olmamalıydı.


Onca yolu yürümüş, pavyonun bulunduğu yere varmıştı. Önünde bir süre durdu, içeriye girip çıkan insanlara baktı. Kim bilir buraya gelen kaç insan daha ölmeyi hak ediyordu onun nezdinde. Kapıya yaklaştı, şimdi kendi olmaktan çıkıp bambaşka bir kadın olma zamanıydı. Önce sol ayağını attı eşikten içeriye. Sağ eli kapının kenarına tutundu zarifçe. Sağ ayağını da attı ve artık bütün bedeniyle içerideydi. Yine hiç kimseyle konuşmadan arka taraftaki odasına geçti. O gün, diğer günlere nazaran neşesiz olan şarkıları daha çok söyledi. Ve sanki pavyona gelen herkes, durumu biliyormuş gibi yalnızca içip, sessizce şarkıları dinledi.


Sabaha karşı işi bitince parasını aldı ve saymadan cebine koydu. Bu defa taksiyle dönmek istedi eve. Taksiye bindiğinde hafif atıştıran yağmur, yalnızca on dakika sonra şiddetini arttırmıştı. Evinin iki sokak aşağısında indi ve dükkânların saçakları altında yürümeye başladı. Yeni açılmaya başlayan bir bakkalın önünden geçerken, yaşlı adamın kapının önündeki tel rafa dizdiği gazetelere çarptı gözü. Aslında dikkatini çeken şey, o gazetelerin birinde en ön sayfada yer alan haberdi. Gazeteyi eline aldı, cebinden birkaç bozukluk çıkardı ve yaşlı adama verip hızlıca oradan uzaklaştı. Eve girdiğinde nefes nefese kalmıştı.


Kıyafetinin içine sakladığı gazeteyi çıkardı ve gözüne ilişen ilk cümleyi sesli okudu. "Ormanda bir avcının dikkati sayesinde bulunan cesedin kimliği belirlendi."

Gerisini okuma gereği duymadı. Gazetenin o habere ait olan sayfasını aldı, o gün kazandığı parayı içine koyup katladı ve kızına göndereceği küçük sandığın içine koyup beklemeye başladı. Oturduğu koltukta uyuya kaldığını çalan zil sesiyle uyandığında fark etti. Kapıya gitti, delikten baktı ve kulağına bir cümle ilişti. "Harbiden kızı mıymış?"


İlayda KALKAN


Fotoğraf: Yusuf SUN

4 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör